Sınıflar mücadelesi düzleminde mülteci sorunu
Öncelikle “sınıflar mücadelesi” kavramını açalım. Sınıflar mücadelesi, yalnızca emekçi sınıfların sermaye sınıfıyla olan mücadelesi değildir; sınıflar mücadelesi aynı zamanda sermaye sınıfı içindeki muhtelif siyasal temsillerin de birbiriyle mücadelesidir.
“Mülteci sorunu” bir neden değil, sonuçtur ve gerçeklik
düzleminde yalnızca sınıflar mücadelesi perspektifiyle açıklanabilir.
Bu arada kısa bir not düşelim. Mülteci ifadesini bütün yazı
boyunca tırnak içinde kullanacağız. Çünkü Orta Doğu’dan ülkemize akan
göçmenlerin yasal olarak böyle bir statüsü bulunmuyor.
***
Batılı emperyalist burjuvazinin “Yahudi Sorununu” İkinci
Paylaşım Savaşı’ndan sonra Orta Doğu’ya taşımasıyla, Orta Doğu bir kriz
coğrafyasına dönüştü.
Orta Doğu’da yangının büyümesi ve kurumsallaşması ise
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ABD’nin Afganistan’ı, Irak’ı ve Suriye’yi işgal
etmesiyle doruğa ulaştı. Bu anlamda “mülteci sorunu”, her şeyden önce
Batılı emperyalist burjuvazinin Orta Doğu’yu yok etme pahasına sömürmesinin en
somut toplumsal çıktısıdır.
Emperyalizm çağında, emperyalist kapitalizme bağımlı çevre
ülkelerin burjuva sınıfları “vatanlarını” emperyalist sömürüye “sunarak” ya da
satarak düzene eklemleniyorlar. Keza bu çevre ülkelerin burjuva sınıfları, hükümetlerini
belirlerken, emperyalistlerin savaş takvimlerine kendi pozisyonlarını
uyarlıyorlar.
AKP de böyle yaptı. Irak işgalinin hemen öncesinde hükümet
oldu. Siyasal pozisyonunu “bölgenin
emperyalist sömürüsünde taşeron rolü oynamak ve Türkiye’yi emperyalist
kapitalizme tam bağımlı yapmak” olarak belirledi. Bu anlamda AKP bir savaş
hükümeti olarak doğdu.
AKP emperyalistlere taşeron rolü oynadı ve oynamaya devam
ediyor.
AKP Türkiye’yi emperyalist kapitalizme tam bağımlı yaptı;
Türkiye’yi dünya emperyalist sermayesinin kara para akladığı, uyuşturucu ve
silah ticaretini yönlendirdiği merkez haline getirdi.
Türkiye sermaye siyasetinin son yirmi yıllık özeti olan AKP,
son yirmi yılda bölgede yaşanan bütün emperyalist işgallerde ve kışkırtmalarda
aktif rol aldı. Afganistan’a asker gönderdi, Irak’ta işgale destek verdi,
Suriye iç savaşını çıkardı ve Libya’nın NATO tarafından bombalanmasını
destekledi.
Bütün bu süreç içerisinde Türkiye sermaye sınıfı palazlandı,
etki/yatırım/operasyon alanını genişletti.
İşte AKP ile “mülteci sorununun” kesiştiği
tarihsel denklem burada açık hale geliyor.
AKP mülteci politikasını iki başlık üzerinden kurdu.
Birincisi emperyalistlerin istemediği mültecilere Türkiye’nin
kapılarını açarak “mülteci sorununu” sıcak paraya dönüştürdü. AKP bu konuna AB
tarafından fonlanıyor.
İkincisi, “mülteciler” Türkiye sermaye sınıfı
için ucuz emek anlamına geliyor. Düşük ücretlerle ve kayıt dışı çalıştırılan “mülteci”
işçiler; Türkiye sermaye sınıfı için toplam bir kazanca dönüştü.
AKP’li Yasin Akay’ın "Suriyeliler
bir gitsin ülke ekonomisi çöker" açıklaması ve yine bir diğer AKP’li
Mehmet Özhasaki’nin “Şimdi bazı
şehirlerde sanayiyi onlar ayakta tutuyorlar. Gaziantep sanayisine gidin
yüzbinlerce insan en ağır ve en zor işlerde çalışıyorlar.” ifadeleri ikinci
başlığa göstereceğimiz en güncel örneklerdir.
AKP bu iki gerekçenin üzerine bir de “İslam kardeşliği” sosunu
ekleyerek, tutuculaştırdığı yoksul kitlelere İslamcı ideolojik-kültürel
formasyonu yeniden ve yeniden propaganda ediyor.
“Mülteci politikasından” bağımsız olarak, sermaye sınıfının
refahı ve devlet ricalinin kazancı açısından açılan sınır kapıları, aynı
zamanda paramiliter faşist çetelerin giriş çıkışı ve uyuşturucu-silah-insan
ticareti için de kullanılıyor.
***
Son beş-on yıl içerisinde “mülteci” akını yaşanması
Türkiye toplumunda ciddi tepkiler de doğurdu.
Bu tepkilerin gerisinde de sınıfsal refleksler var. Ancak bu
sınıfsal refleksler, farklı sınıfların refleksleri olsa da, ortak bir
ideolojik-siyasal program olarak ortaya çıkıyor.
Türkiyeli yoksul ve emekçi sınıflar “ücretleri düşürüyorlar”, “işsizlik
artıyor” diye “mültecilere” karşı çıkarken; özellikle eğitimli, küçük burjuva
ve orta sınıflarsa “Türkiye Orta
Doğululaşıyor”, “Bizler işletme
kapatırken, onlar açıyor” diye “mültecilerin”
memleketten gitmesini istiyor.
Farklı sınıfların ırkçı ve sağcı temelde birleşen bu
tepkileri düzen muhalefetinin en temel söylemlerinden biri haline geliyor. AKP
“mültecileri” paraya ve ideolojik hegemonyaya dönüştüren bir politik
hat çizerken, düzen muhalefetiyse “mültecileri”
kovma çağrısı yapan faşist bir politik hatla AKP’ye yanıt veriyor. “Mültecileri”
kovma siyasetinin en aşırı ifadesini, CHP’li Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan
dile getirdi.
Özcan’ın “Yabancı
uyruklulara bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız” çıkışı, 1940’lı yılların
faşist varlık vergisini ve Hitler’in iktidara gelmeden önce Alman
gençliğini arkasına almak için Yahudilere karşı yaptığı nefret konuşmalarını
hatırlattı.
***
Sınıflar mücadelesi kavramı tam da burada devreye giriyor.
Güncel olarak “mülteci” sorunu, farklı sınıfların, farklı reflekslerinin, birbirine
zıt gibi görünen siyasal tepkileriyle emperyalist-kapitalist sömürü
ilişkilerine hapsolmuş durumdadır. Sermaye siyasetinin zıt gibi görünen siyasal
fraksiyonları, göçmenleri “misafir” olarak görme ve göçmenlere
statü verilmemesi konusunda ortaktır.
Buradaki temel sorun; “mülteci sorununun” sınıflar
mücadelesi düzleminde, sermaye ideolojisinin sınırlarını aşamamasıdır. Sermaye
ideolojisinin zıt gibi görünen mülteci siyasetleri karşısında, işçi sınıfı
ideolojisinin mülteci siyaseti görünür değildir.
“Mülteci” işçilerin sorunları artık Türkiye işçi sınıfının
sorunlarıdır. Göçmen işçilerin yaşama ve çalışma statüsü kazanma mücadelesi,
Türkiye işçi sınıfının iş güvencesi için verdiği ya da vereceği toplam kavganın
bir parçasıdır. Ancak sorunu bu biçimde ortaya koymak siyasal/sosyalist bilinç
istiyor ve bu siyasal bilinç, Türkiyeli işçinin kendi kendine ulaşabileceği bir
bilinç değildir. İşçilerin sermaye düzeni karşısında dil, kültür ve renk
gözetmeksizin sömürüldüğü; bu sömürününse işçilerin birliği ve ortak
mücadelesiyle ortadan kalkacağı düşüncesi, Türkiye işçi sınıfına dışarıdan
verilebilir. Bu görev ise komünistlerindir, işçi sınıfı partilerinindir.
Aşırı sağın Türkiye düzen siyasetinin merkezine oturduğu ve
işçi sınıfı siyasetinin Türkiye işçileri içerisinde dikkate alınır bir güç
olmadığı bir ortamda; işçilere ve AKP’ye muhalefet eden muhtelif toplumsal
çevrelere, “mültecilerin” Türkiye’de yaşama ve çalışma haklarını anlatmak
zor bir iştir, deyim yerindeyse akıntıya karşı yüzmektir.
Ancak, “mülteci” ve Türkiyeli işçilerin
birlikte örgütlenebileceği ve ortak mücadele edebileceği araçlar oluşturulursa
bu Türkiye kapitalizmi açısından kontrolü dışına çıkmış, yeni bir kriz anlamına
da gelir. Buradaki temel sorun, Türkiye kapitalizminin her geçen gün genişleyen
kendi krizi karşısında, emekçilerin örgütlülükle mi yoksa dağınıklıkla mı
çıkacağı sorunudur; sosyalist siyasetinin krize karşı işçileri örgütsel bir
güce dönüştürüp, dönüştüremeyeceği sorunudur.
Bu anlamda “mülteci sorunu” aynı zamanda bir
sosyalist siyaset krizidir. “Mülteci sorunu” sosyalist siyasetin
Türkiye emekçileri içerisinde güç olduğu ölçüde gerçekten çözülme şansı
bulacaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder