İslamcılığın ekonomi politiği
Yeni değil, münferit de değil. Memleket insanı uzun süredir
buna benzer haberlere alışık hale geldi. Burada badeci şeyhi ve tarikatını
inceleyecek değiliz. Yeterince konuşuldu, hakkında kitap bile yazıldı. Buna benzer
vakaların yüzlercesini yaşadık, ilk değil, şimdilik son da olmayacağa benziyor.
Biz bu gerçeklik ile toplumun ve siyasetin ilişkisini mercek
altına alacağız.
Toplum nasıl oldu da bir tarikat şeyhinin ağzından çıkan en
saçma istekleri dahi normalce yapar oldu?
Toplum nasıl oldu da tarikatlara bu denli bağlandı? Peki, bütün
bunlar olurken siyaset kurumunun en kurumsal ifadesi olan devlet olanların
neresindeydi?
Meselenin sapkınlık boyutuyla ilgilenmiyoruz.
Nasıl oldu da toplum tarikatların kucağına itildi, bununla
ilgileniyoruz.
Bu meseleyi ilk kez biz konuşmayacağız. Ama çarpıcı olan bir
gerçekliği yeniden ifşa edeceğiz.
***
Toplumun tarikatlarla olan ilişkisi bir devlet
operasyonudur. Türkiye sermeye sınıfının ihtiyaçlarıyla doğrudan ilgilidir.
Özetle sistemlidir ve sadece bugünün meselesi değildir.
Türkiye’de İslamcı politik hat toplumsal tabanda tarikatlara
dayanır, çünkü tarikatlar İslamcılığın can suyudur. İslamcılığın yaşaması bu
anlamda toplumun tarikatlar eliyle zapturapt altına alınmasına bağlıdır.
Öncelikle tarikat ayırımı yapmadan, bir bütün olarak İslamcılığın
ideolojik gelişimini tarihsel evrelere ayırarak kısaca özetleyelim. Dediğimiz
gibi, mesele sadece bugünün meselesi değil. Bu meseleyi bütünsel olarak görmeye
ihtiyacımız var.
****
Birinci
evre(1923-1950): Cumhuriyetin kurulduğu, genç Türkiye sermayesinin
İslamcılığa karşı ilerici hamleler yaptığı bir dönemdi. Bu dönemde yaşam ve
devlet ilişkileri, üstsel de olsa laisist bir radikalizmle planlandı.
Tarikatlar ve İslamcı siyaset bu dönemde yeraltındaydı. Devrimci Cumhuriyet
İslamcılığı sahnenin dışına çıkardı.
İkinci evre(1950-1973):
İkinci Dünya Savaşı sonrası palazlanan Türkiye sermayesi ve sermaye siyaseti, İslamcılığa
karşı ilerici hamle yapma niteliğini bütünüyle kaybetti. Sermaye sınıfı, büyümesiyle
doğru orantılı olarak halk düşmanı bir ideolojik karaktere büründü.
Türkiye egemen sınıflarının partileri olan DP ve CHP bu
dönemde dincilik yarışına girdi. Nakşibendilik ve Nurculuk gibi tarikatlar yeraltında
çıkma olanağı buldu. Sermaye sınıfı, tarikatları komünizme karşı mücadelede panzehir
olarak kullandı. Komünizmle Mücadele Derneği ve İlim Yayma Cemiyeti bir devlet
organizasyonu olarak bu dönemde peydahlandı.
Özellikle Nur tarikatı DP iktidarı döneminde, banka kredi ve
imkanlarından yararlandı. 1970’lerde Müslüman iş çevresi oluşmaya başladı,
“hacı” lakaplı taşra eşraflığı “iş adamına” dönüşüyordu. Müslüman
Kapitalistlerin dönemi başlıyordu.
1970 yılında AKP’nin ideolojik-politik atası olan,
Türkiye’nin ilk İslamcı partisi Milli Nizam Partisi Necmettin Erbakan
önderliğinde kuruldu. O zamana kadar DP-AP çizgisini destekleyen bazı
tarikatlar(Nakşibendi, Kadiri ve Süleymancılar) Erbakan’ı desteklemeye başladı.
İslamcılık sermaye siyaseti içerisinde genişliyordu.
Üçüncü evre(1973-1983):
Devlet ve sosyalistler büyük bir hesaplaşmaya girişti. 12 Eylül faşist darbesiyle
sosyalistler ve işçi sınıfı örgütleri devlet tarafından ezildi. 1970’lerin
başında büyümeye başlayan tarikat merkezli İslami sermaye için 12 Eylül muazzam
bir sıçrama oldu. İslamcılık bir yandan ekonomik olarak büyürken, diğer yandan da
1970’li yıllardaki Milliyetçi Cephe hükümetleriyle birlikte devlet aygıtının da
bir parçası olmuştu.
Sosyalistlerin 12 Eylül terörüyle işçi ve yoksul
mahallelerinden sökülmesi ve işçi sınıfı örgütlerinin devlet tarafından
dağıtılması tarikatlar için bulunmaz bir fırsattı. Tarikatlar büyük kentlerdeki
işçi ve yoksul mahallelerinde bu dönemde kök saldı. Sol’dan koparılan yoksul
halk tarikatların kucağına böyle bırakıldı.
Dördüncü
evre(1983-1994): İlk kez tarikatçı biri başbakan oldu. Turgut Özal
Nakşibendiydi. Müslüman kapitalistlerin önünü açtı. Özal, Müslüman
Kapitalistler için özel finans kurumları kararnamesi çıkardı. Böylelikle
İslamcılar ilk kez İslami bankacılık ve petrol ticareti işine girdiler. Artık
büyük patronlar olmuşlardı. Tarikatlara bağlı yüzlerce şirket kurulmuştu, banka
sahibi olanlar bile vardı. Örneğin; İsmailağacılar Tahtakale piyasasında dolar
ticaretine başladı, Erbakancılar ise Müslüman Kardeşler işbirliğiyle Orta
Doğu-Türkiye- Avrupa arasında düşük ayarlı altın kaçakçılığı yaptılar. Yine
Albaraka Türk, İhlas Holding, Anadolu Finans, Asya Finans gibi yapılar ve
İslamcı işadamı teşkilatı MÜSİAD da bu dönemin ürünüydü.
Beşinci
evre(1994-2002): Erbakan’ın Refah Partisi 1994’te İstanbul ve Ankara belediyelerini
aldı ve İslamcı gelenek 2019 yerel seçimlerine kadar, yani çeyrek asır boyunca
iki büyük şehri yönetti. 1995 seçimlerinde ilk defa bir İslamcı parti
seçimlerden birinci çıktı. Artık Müslüman kapitalistler siyasal iktidar
aygıtını da dolaysız bir şekilde ele geçirmişlerdi. Refah Partisi iktidar
olmuştu.
Örneğin; günümüzde beşli çete olarak anılan, AKP’nin kamu
ihaleleri vererek ve vergi borçlarını silerek palazladığı sermaye çevresinden
olan Kalyon
İnşaat, ilk ihalelerini 1994’te Refah Partisi iktidarı döneminde
almıştı.
Bu aşamada AKP-Fetullah ilişkisine de değinmekte fayda var. Fetullah’ın
yakın adamı Nurettin Veren cemaatten ayrıldıktan sonra açıklayacaktı; Veren’e
göre 1994 yılına gelindiğinde Fetullahçılık Türkiye örgütlenmesini çoktan tamamlamıştı.
Fetullahçılık, 12 Eylül sonrası palazlanan tarikat örgütlenmelerinin en
gelişkiniydi. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada örgütlü hale geliyordu.
Ama yine de asıl atılımını 2002 sonrası AKP iktidarıyla yapacaktı.
Altıncı
evre(2002-2021): Kısa bir Ecevit-Bahçeli koalisyonundan sonra, İslamcılar
bu kez AKP adıyla yeniden iktidar oldu. AKP’nin henüz devam etmekte olan
serüveni böyle başladı. AKP tam bir tarikatlar koalisyonuydu. Daha da somut
ifade edecek olursak, AKP’nin ilk bakanlar kurulu Nakşibendi-Nurcu(asıl olarak
Fetullahçılık) ortaklığıydı. Fetullah ile birlikte devletin islamizasyonu adına
uzun bir yol yürüdüler. İlk önce Fetullah, 2008’de Erdoğan’ı ve partisini
kapatılmaktan kurtardı. Sonra birlikte Ergenekon palavrasını tezgahladılar ve TSK’yı
İslamlaştırdılar. 2010 referandumunda yargıyı hükümete bağladılar ve böylelikle
yargının islamizasyonu da tamamlanmış oldu.
Fetullah cemaati ordunun, yargının ve emniyetin bütün tepe
noktalarını bu dönemde ele geçirdi.
Bu ortaklık özellikle 2013’te başlayan 17 Aralık yolsuzluk
soruşturmasına kadar sürdü ve 15 Temmuz 2016 Fetullahçı darbe girişimiyle
birlikte sona erdi.
15 Temmuz İslamcı iktidarı zayıflatmadı. Bilakis daha da
güçlendirdi. 2017 referandumu ile birlikte parlamento da tasfiye edilerek,
dokunulmaz bir siyasal aygıt oluşturuldu. Medyanın bir bütün olarak
İslamileştirilmesi programı da bu süreçte tamamlandı.
Keza, 15 Temmuz’un ardından iktidar mekanizması bütünüyle
Nakşibendileşti. Haliyle Fetullahçıların iş sahaları ve devlet içindeki yerleri
AKP aracılığıyla Nakşibendi tarikatına bağlı cemaatlerle dolduruldu.
Bu tarikatların en gözdeleri Menzil ve İsmailağa cemaatidir.
Bunların dışındaki Nakşi cemaatler ve Nurculuğa bağlı bazı cemaatler de
yaşamını zayıflamadan sürdürüyor. Ama Menzil ve İsmailağa müritleri devlet
mekanizmasının yeni kadroları haline dönüştüler. Menzil’e ve İsmailağaya bağlı
şirketler büyüme hacimlerini arttırarak günümüzün en “hatırı sayılır” iş
adamları oldular.
****
Nereden bakarsak bakalım, kendi aralarında her ne kadar
anlaşmazlık ve kavga varsa da; birlikte büyümüş, siyasete ve ekonomiye egemen
olmuş bir ideolojik yaklaşımın hegemonyasıyla karşı karşıyayız.
Tarikatların ismi değişebiliyor ama tarikatların ideolojik
kaynağı olan İslamcılığın politik zemindeki gücü yarım asrı aşkın bir süredir
varlığını güçlenerek sürdürüyor.
Hele ki son çeyrek asra bakınca her türlü politik, ekonomik,
kültürel ve sosyal olayın ardında tarikatların taleplerinin karşılanması olgusuna
rastlıyoruz. Bütün güncel tartışmalar bu zeminde gelişiyor. Kadın cinayetleri
referansından, kokainci “müminlerden”; Cüppeli Ahmet’in medyatik bir kişiliğe
dönüşmesinden, iş cinayetlerinin “fıtrat” olarak anılmasına kadar.
İş dönüp dolaşıp, bütün yaşamın rengini solduran bir ideolojik
köke dayanıyor.
Trilyonluk ihaleleri kendi aralarından pay eden “din kardeşleri”,
yoksul mahallelerdeki insanların badelenmesine göz yumuyor. İşte yoksul halkı
badeleyen sapkınlıkla, bu cahillik üzerinden yükselen ve büyüyen iktidar ve
zenginleşen egemen sınıflar aynı ideolojiden besleniyor.
Yoksul halk hakkını aramasın ve hakları için örgütlenmesin
de; ister badelensin, ister “fıtratı” gereği ekmek parası için “iş kazasında”
ölsün.
İşte İslamcılık tam da bu ekonomi politik zemine oturuyor. İslamcılık,
İslamcı olmayan(!) geleneksel/büyük sermaye sınıfı tarafından da bu yüzden
desteklendi ve desteklenmeye devam ediyor. Özetle; İslamcılık içinde
yaşadığımız sömürü ilişkileri içinde, sermaye düzeni açısından bir ihtiyacı
karşılıyor.
Bu arada, belirtmekte fayda var. Yalnız AKP değil, muhalefet
diye önümüze sunulan diğer düzen figürleri de İslamcı hegemonyaya dahil. İslamcılık
Türkiye düzen siyasetinin herhangi bir hattı değil artık, devletin güncel ve
resmi ideolojisidir. Düzen yalnız iktidar mekanizmasıyla değil, muhalefetiyle
de İslamcıdır. Şimdi burada tek tek saymayalım. Gözünüzün önünden geçirin şöyle
bir AKP’ye “muhalif” düzen figürlerini.
Devlet mekanizmasıyla düzen muhalefetini ve onlarla badeci
şeyhi bir araya getiren İslamcı ideolojik zemindir.

Yorumlar
Yorum Gönder