İşçi muhafazakârlığı, ekonomizm ve göçmen sorunu
“Rekabet, modern toplumda hüküm süren, herkesin herkese karşı verdiği savaşın en kusursuz ifadesidir. İşçiler arasındaki rekabet, işçi üstündeki etkisi düşünüldüğünde mevcut durumun en kötü yönünü oluşturur ve proletaryaya karşı burjuvazinin elindeki en etkili silahtır.”(1)
Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu isimli eserini 1844 yılında yazdı ve ardından yaklaşık yarım asır geçtikten sonra esere yazdığı önsöze şu cümleyi ekledi:
“İşçi sınıfı içinde bir aristokrasi oluşmaktadır.”
Engels 11 Ocak 1892’de yazdığı bu önsözde İngiliz işçi sınıfının imtiyazlı hâle geldiği için sosyalizmden ve devrim düşüncesinden uzaklaştığını da tespit etti. Keza, Engels aynı eserde İngiliz sanayisinin İrlanda işçisinin emeği üzerine inşa edildiğini de belirledi. İngiliz işçisi İrlanda işçisi karşısında üstün bir konuma yerleştikçe hem İrlanda işçisine düşmanlaştı hem komünizm düşüncesinden koptu hem de İngiliz burjuvazisine teslim oldu.
İngiliz işçi sınıfını İngiliz kapitalist sınıfına bağlayan ulusal eşitsizlik siyaseti, yirminci yüz yılın başına gelindiğinde bütünüyle kurumsallaştı. İngiliz kapitalizmi tekelci dönemin ve birinci emperyalist savaşın iki büyük yağmacısından biriydi. Emperyalist kapitalist sömürü büyüdükçe emperyalist kapitalist devletlerin işçileri de ekonomik olarak refaha eriştiler, ülkelerinin ezilen ülkeleri sömürüsünden pay aldılar.
Bu durum İngiliz kapitalizminin en büyük rakibi olan Alman
kapitalizmi için de geçerliydi. Alman kapitalistlerinin iştahları arttıkça
Alman sosyal demokrasisi ve Alman işçilerinin anlamlı bir bölümü de “anayurdun
savunması” gerekçesiyle, emperyalist savaşta Alman burjuvazisini desteklediler.
Kapitalizmin tekelci döneminde sosyal-şovenizm böyle doğdu. Sosyal-şovenizm,
burjuvalaşmış işçilerin sosyal refah adına emperyalist devlete verdiği desteğin
siyasal pratiğiydi.
Lenin’i ve Bolşevikleri 2. Enternasyonal’e karşı isyan ettiren ve Lenin’e Ekim Devrimi’den önce en etkili ve ayırt edici siyaset olarak ulusların kaderlerini tayin hakkını savunduran siyasal motivasyon, sosyal-şovenizme karşı verilen mücadele zorunluluğudur.
Aslında Lenin’in 1902’de ekonomizmle mücadele için yazdığı Ne Yapmalı eseriyle 1913-1919 arasında, sosyal-şovenizmle mücadele için yazdığı Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sosyalizm ve Savaş, Emperyalizm, Emperyalist Ekonomizm broşürleri arasında muazzam bir tutarlılık vardır. Hatta Lenin, Emperyalist Ekonomizm isimli broşüründe, ekonomistlerin sosyal-şovenistlerin ataları olduğunu belirtmişti. (2)
Ekonomizm, işçi sınıfının siyasal öncülüğü rolünü reddedip,
sınıf mücadelesini salt ekonomik çıkarlara indirgediği için kapitalist sömürüyü
ortadan kaldırma düşüncesinin ve devrimciliğin karşısında konumlandı. İngiliz
ve Alman işçi sınıfını burjuvazilerine bağlayan düşüncenin kaynağı da bu
nedenle ekonomizmdi. Alman ve İngiliz işçileri emperyalist sömürünün süper
kârlarından pay almaya başladığı vakit, işçilerin ekonomist refleksleri ve bu
ülkelerdeki sosyal demokrat partilerin proleter devrime ihanet etmeleri
sosyal-şovenizmi ete kemiğe büründürdü. Ekonomizm bu süreçte sosyal-şovenizme
dönüştü.
Sonrasında, Alman işçiler içinde oluşan sosyal-şoven refleksler faşizme desteğe kadar evirildi. Alman işçilerin çoğunluğu, 1932 yılında, Almanya’da yapılan seçimlerde sosyal demokratları ve komünistleri değil, Nazi Partisi’ni desteklediler.(3) Çünkü Naziler Alman işçileri diğer milliyetlerden olan işçilerden üstün görüyorlardı.
Tabi bunun tam tersi gelişmeler de oldu. Lenin’in öncülüğündeki Bolşevikler işçi sınıfını bölen en tehlikeli siyasete, ezen ulus milliyetçiliğine ve onun işçi sınıfı içindeki Truva Atı olan sosyal-şovenizme karşı; işçileri, köylüleri ve ezilen milliyetleri birleştirmeyi başardılar.
Bu anlamda Marksist-Leninist tutum ile ekonomizm işçi sınıfına dayanan iki karşıt ideolojik perspektifi temsil ediyorlar. Ekonomist perspektif burjuva sınıf tarafından geliştirilen eşitsizlikler karşısında, ezen ulustan olan işçileri sosyal-şovenizmin ve faşizmin tabanı hâline getirip, tutuculaştırırken; Marksist-Leninist tutum eşitsizliklere karşı işçi sınıfının birliğini ve özel mülkiyetin, kapitalist sömürünün son bulması için işçi sınıfı iktidarını savunuyor.
Ekonomizm işçileri kapitalist düzen içine hapsedip,
gericileştirirken; Marksizm-Leninizm ise işçi sınıfını birlik olmaya ve
iktidarı kapitalistlerin elinden zorla almaya çağırıyor.
Güncel olarak da işçileri gericileştiren, onları devrimci
düşünceden uzaklaştıran ve hatta onları faşizmin tabanı hâline getiren yaklaşımın
ideolojik kaynağı ekonomizmdir.
***
Yirminci yüzyıl Batılı işçi sınıfının tamamen
aristokratlaştığı, sosyal-şovenizmin ise Batılı emperyalist-kapitalist
devletlerin resmi siyaseti hâline geldiği bir ortamdı. İşçi sınıfının
parçalanması merkez/kapitalist ülkelerdeki kadar kurumsallaşmasa da çevre ve
yarı-çevre ülkelerde de gerçekleşti. Maalesef, ilk çeyreğini tamamlamak üzere
olduğumuz yirmi birinci yüzyıl da benzer bir ideolojik-siyasal hatta ilerlemeyi
sürdürüyor.
Diğer yandan yirminci yüzyılda, 1917 Ekim Devrimi ve 1949
Çin Devrimi/Büyük Proleter Kültür Devrimi’yle birlikte, hem büyük ölçekli
coğrafyalarda kapitalist sömürüyü ortadan kaldırma deneyimleri yaşandı hem de
işçiler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi için devrimci adımlar atıldı.
1917’de başlayan devrimci atılım 1970’li yılların
ortalarında sönümlendi ve ardından hâlâ içinde olduğumuz yenilgi ve gericilik dönemi başladı.
İşçi sınıfının en parçalanmış dönemini inşa etmek için emperyalist kapitalizm için zemin oldukça uygundu. Emperyalist kapitalizm 1980’lerde, neoliberal döneme geçişle birlikte, sanayi üretimini dünyanın güneyine(Güney Asya, Latin Amerika ve Güney Afrika) taşıdı. Emperyalist sermaye bu dönemde bütünüyle dünyalılaştı. Emperyalist kapitalizm günümüzde, üçüncü dünya emeğinin aşırı sömürüsü üzerinden, üretim süreçlerini küresel hâle getirdi. (4)
Emperyalist işgaller ve savaş politikaları emperyalist hegemonyayı daha da sağlamlaştırdı. Bununla birlikte ulusal ayrıcalıklar daha da belirginleşti, kuzey ve güneydeki ücretler arasındaki fark uçurumlar yarattı. Bugün 1 ABD’li işçiye ödenen ücretle 100 Hindistanlı işçi çalıştırılıyor.(5)
***
Neoliberal dönemde, işçiler arasındaki ulusal eşitsizlikler
daha da sistemli düşmanlıklara dönüştürüldü. İşte bu aşamada göçmen sorunu, tekelci burjuvazi
tarafından, hem ucuz emeğin daimi üretimi hem de işçiler arasındaki ulusal
düşmanlığın sürekliliği açısından küresel bir düzene dönüştürüldü.
Evet, göçmen sorunu, emperyalist kapitalist sömürünün devamlılığı için tekelci sermayenin kurumsallaştırdığı, küreselleşmiş bir ekonomi politik zemindir. Kullanışlıdır. Çünkü bir yandan emeğin maliyeti olağanüstü düşürülmektedir ve işsizler ordusu genişlemektedir, diğer yandan ise işçiler arasındaki eşitsizlik kurumsallaşarak ulusal boğazlaşmalara zemin oluşturulmaktadır.
Kapitalizmin ekonomi politiği ve yasaları sonucu marjinal hâle getirilen etnik azınlıklar, ülke içindeki toplumsal sorunlar için kullanışlı birer günah keçisi işlevi görmektedirler. (6)
***
Bugün İtalyan işçisi faşist Meloni’yi iktidara getiriyor,
Fransız işçisi faşist Le Pen’e ciddi bir destek veriyor. AKP’den bunalan Türk işçisi alternatif olarak
faşist Özdağ’a ya da Oğan’a yöneliyor, İYİP’e oy veriyor, hatta MHP’yi
destekliyor.
Peki, neden? İtalyan, Fransız ve Türk işçisinin ortak bir ideolojik-siyasal motivasyonu var mı? Varsa nedir?
Evet, vardır. Ortak motivasyonları burjuva devletlerinin
onlara sunduğu ulusal ayrıcalıklardır, ulusal üstünlükleridir. Kamuda işe
girmek ya da daha güvenceli bir işte çalışmak için oluşan avantajları vardır.
Ezen ulus işçisini ezilen ulus işçisinden ve göçmen
işçilerden koparan maddi gerekçe bizzat ekonomik çıkarlarıdır. Yani işçilerin
sağcı-faşist partileri desteklemesi salt geri bilinçle açıklanamaz, hatta bu
tip bir açıklamaya girişmek metafiziğe batmaktır, gerçekten kopmaktır. Çünkü
bilinci belirleyen de maddi koşullardır.
“Göçmen işçiler ücretleri düşürüyorlar.”, “Bizim işçimiz
işsizken onları mı besleyeceğiz?”…
Bu cümlelerin altına Le Pen de Özdağ da imza atar. Ama maalesef
Fransız ve Türk işçisi daha canı gönülden imza atar…
İşte ekonomizm tam olarak budur, ezen ulus işçisini muhafazakârlaştıran, onu burjuva devletine bağlayan ve hatta onu faşizmin tabanı hâline dönüştüren bizzat ekonomik çıkarlarıdır. Kadim Kürt ulusal sorununda da Türk işçisini milliyetçileştiren maddi/ekonomik gerekçe budur. Türk işçisini Kürt ulusunu inkara yönelten ve onu Türk burjuva devletine bağlayan siyasal dinamik de Türk olmanın getirdiği ayrıcalıklardır.
***
Komünizm için mücadele sadece burjuvaziye karşı mücadele
olarak değerlendirilirse bu çok yanıltıcı olur ve hayal kırıklığıyla
sonuçlanır. Komünizm için mücadele emekçi sınıflar içindeki ayrıcalıklara karşı
eşitliği ve işçilerin birliğini savunan bir hatta oturmalıdır. Yani komünistler
yumruğun birini burjuvaziye sallarken diğer yumruğu ekonomizme/sosyal-şovenizme
ayırmalıdırlar.
Çarpıcı ve çok yeni bir örnek olması açısından söz etmekte fayda var. Muğla Akbelen’deki doğa direnişine karşı Yatağan ve Milas termik santrallerinde örgütlü olan sendika bir eylem yaptı. Yapılan açıklamada patronları LİMAK’ı savundular ve bu savunmayı da “ekmek parası” ile gerekçelendirdiler. Ortalama bir asgari ücretli işçinin 10 katı ücret alan bu sendika ağaları “ekmek kapılarını” savundular. Yatağan ve Milas’taki sendikanın doğa direnişine karşı patronun yanında tutum alması burjuvalaşmış ya da aristokratlaşmış işçiye ve ekonomizmin yarattığı geri bilince en iyi örnektir. Bahadır Özgür Gazete Duvar’da “Akbelen’de besin zinciri” başlıklı çok esaslı bir yazı yazdı. Ama yazı eksiktir, çünkü besin zincirinin son halkasında Yatağan ve Milas’taki işçi aristokrasisi vardır. Bunu da biz eklemiş olalım.
****
Lenin’in Ne Yapmalı
isimli eserinde yer alan “işçilere
siyasal bilinç dışarıdan taşınmalı” önermesinin güncel bir karşılığı da
ekonomizme karşı mücadeledir. Ekonomik bilinç işçide kendiliğinden vardır. İşçi
her gün patron tarafından sömürüldüğünün farkındadır. İşçinin bu bilinci sınıf
mücadelesinin nesnel görünümüdür. Ancak ulusal ayrıcalıkların inşa edildiği bir
ortamda, ayrıcalıklı bir ekonomik bilinç işçileri faşizmin sosyal tabanı hâline
bile getirebiliyor.
İşçi sınıfına kendi milliyetinden olmayan sınıf kardeşiyle birlikte örgütlenme ve özel mülkiyetin tasfiyesi için sosyalist iktidar kurma düşüncesi dışarıdan taşınabilir, işte siyasal bilinç budur. Kendiliğinden bilinç ya da ekonomik bilinç hiçbir işçiyi kendiliğinden devrimci yapmaz ama karşı devrimci yapabilir. Devrimi işçi sınıfının siyasal örgütü/komünist parti planlar, işçiler bu plana ikna edilirse ve devrimci durum da oluşmuşsa devrimci ayaklanma denenir. Kısacası, devrimci iddia kendiliğinden olmayan/oluşmayan, ideolojik-siyasal bir tutumdur. Devrimcilik; yumruğunu sınıf kardeşlerine değil, patronlara kaldırmaya karar vermiş işçilerin tutumudur.
Bu arada, tek başına sınıf mücadelesi realitesini kabul etmek de devrimci bir tutum değildir. Sınıf mücadelesi eşyanın/toplumsal çelişmenin nesnel görünümüdür. Devrimci olan sınıf mücadelesini işçi sınıfı iktidarına dönüştürme iddiasıdır, öznenin nesneye değiştirici müdahalesidir.
Marksizmin ekonomizmden temelden ayrıldığı ve hatta Marksizmi ekonomizmin tam karşıtına dönüştüren tutum, her koşulda işçi sınıfının birliğini ve sosyalist iktidarı savunmasıdır.
****
Emperyalist kapitalizm, sömürü ilişkilerini; işçi sınıfını
ücret, statü, mekan, din ve ulusal kimlik üzerinden parçalayarak her gün
yeniden inşa ediyor. Kapitalizm kendini “inovasyonlarla” ve “yapay zeka” gibi
teknolojik atılımlarla değil, işçi ve emekçi sınıfları parçalamaktaki ideolojik-siyasal
hüneriyle güncelliyor.
Komünist devrim iddiası da kapitalizme karşı; işçi sınıfının parçalanmasına karşı çare bulabildiği, işçileri özel mülkiyetin tasfiyesi için örgütleyebildiği ve işçilerin aralarındaki ayrılıklarla mücadelede başarılı olabildiği takdirde yeniden gerçek bir siyasal seçenek olacaktır.
Komünistlerin devrim yapma iddiasından önceki en temel görevi yönelecekleri sınıfın tahlilidir. İşçi sınıfını tahlil edemeyen bir komünist parti, ezen ulus işçisi ile ezilen ulus işçisini ve göçmen işçileri birlikte örgütleyecek bir araç yaratamaz.
Marksizm işçicilik değildir, ezilenlere duyulan sempatik bir
ahlakçılık da değildir. Ütopyacılık ise hiç değildir. Marksizm kapitalist
sömürünün nasıl işlediğini bilimsel bir temelde çözümleyen ve elde ettiği
çözümleme sonucunda da işçi sınıfına iktidarı zorla almayı öneren, bütünüyle
maddi gerçekliğe dayanan devrimci bir felsefedir.
(1)
İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, F.
Engels, Ç: Oktay Emre, Ayrıntı Yayınları, sy. 104, 2. Basım, 2019, İstanbul.
(2)
Emperyalist ekonomizm-Marksizmin Bir Karikatürü,
V. İ. Lenin, Ç: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, sy. 25, 2. Basım, 1991,
Ankara.
(3)
Bölünmüş Dünya Bölünmüş Sınıf, Zak Cope, Ç:
Merve Arkan, Patika Kitap, sy. 317, 1. Basım, 2016, İstanbul.
(4)
Age, sy. 159.
(5)
Age, sy. 247.
(6)
Age, sy. 41.
NOT: Bu yazı ilk defa 4 Ağustos 2023'te Gazete Patika'da yayımlanmıştır.

Yorumlar
Yorum Gönder