Kemalizm’in sınıfsal-ideolojik tahlili


 

Kerem Yıldırım-Sinan Köksal

 

Biz bu yazıda proleter devrimler çağının başlarında gelişen Kemalizm’i burjuva devrimci ve karşı devrimci niteliği açısından değerlendireceğiz. Kemalizm’in günceli etkileyen kurucu reflekslerini ve siyasal pratikle ilişkisini sınıfsal-ideolojik kodları üzerinden ele alacağız. Bugün, ülkedeki siyaseti okuma, anlama sürecinde Kemalizm’in tarihsel kritiğinin yapılmasının, birçok pratik hamlede siyasi berraklaşma sağlayacağı, ittifak meselelerinin ise daha sağlıklı bir biçimde ele alınmasına yol açacağı açıktır. Özellikle CHP özelinde cisimleşen tartışmanın sosyalist sol siyasete ne şekilde etki ettiği tartışmanın başlıklarından biridir.

Yazımız iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Kemalizm’in tarihsel-ideolojik arka planını, temsil ettiği sınıfları, emperyalizmle ilişkilerini, anti-komünist niteliğini ve milliyetler sorununa yaklaşımını açıklamaya çalışacağız. İkinci bölümde ise asıl olarak Komintern’in Kemalizm değerlendirmelerini işleyeceğiz ve yazının sonlarında da kısaca Kemalizm-faşizm ilişkisine dair yorumları açıklayacağız. İkinci bölümün son metninde ise Kemalizm’in tarihselliği ile güncelliği arasında özet bir kritik yapacağız.

                               -I.BÖLÜM-

 

“En demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına köle olmak düşer.”

 

İ.V. Lenin

 

 

Marksizm açısından devrim; eskimiş siyasal yapıyı kırmak ve yıkmaktır. Bu üst yapı ile yeni üretim ilişkileri arasındaki çelişki, belirli bir anda üstyapının yıkılmasına yol açmaktır. (1)

Yukarıdaki tanıma bağlı kalarak, genel bir burjuva devrimi tanımı yapacak olursak; burjuva devrimi, burjuva sınıfı tarafından monarşinin ya da sultanlığın ve ona ait devlet aygıtının yıkıldığı, feodal iktisadi ve siyasal ilişkilerin ortadan kaldırıldığı, ulusal pazar ve sınırlar içerisinde ulusal kimlik inşa ettiği, ulusu oluşturan toplumsal sınıfları burjuva yasallaşma düzleminde “eşitlediği/özgürleştirdiği” bir siyasal eylemdir.

Kemalizm’i, ortaya çıkışı ve gelişimi açısından, burjuva devrimin genel kalıpları içerisinde değerlendirmek, onun devrimci ve karşı devrimci niteliğini ortaya sermek açısından belirleyici olacaktır.

 

Burjuva devrimi tanım gereği, burjuvazinin siyasi ve pratik önderliğini yaptığı devrimlerdir. İlk temelleri 1640’lı yıllarda İngiltere’de atılmıştır. İngiliz burjuva devrimi; demir ve kömürün asıl enerji ve hammadde kaynağı olduğu bir makineleşme sürecinin siyasal çıktısıdır. Ardından Avrupa’nın birçok bölgesine yayılan, üretim araçları ve üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak toplumsal düzeni etkileyen bir tarihsel kesittir. Devrime liderlik eden burjuvazinin aristokrasiye karşı verdiği mücadelenin temel olarak siyasi başlıkları milliyetçilik, laiklik, demokrasi gibi kavramlardır. Özü gereği, önceki dönemin üretim ilişkilerini alaşağı eden bu model, iktidarı almasıyla beraber çok hızlı bir şekilde evirilerek, başta uğruna mücadele ettiği “devrimci” ilkeleri işçi sınıfına karşı silah olarak kullanmıştır. Başından bu yana, bütün burjuva devrimleri, genel olarak ele alındığında burjuvazinin sahip olduğu bu ilkeleri halk yığınları ve özellikle işçi sınıfına karşı kullandığı görülmekte, bu olgu süreklilik kazanmaktadır.

Proleter devrimler çağında oluşan bütün burjuva devrimlerin ortak özelliği, 18. yüzyılda gerçekleşen burjuva devrimlerinden çok belirgin bir şekilde ayrılarak, hiçbir surette devrimci nitelik taşımamaktadır. Bunun nedenleri aşağıda açıklanmaktadır. Bu sebeple “çağına göre devrimciydi” tasavvuru, “ne derece” ve “kimin için” sorularıyla birlikte sorulmalıdır. Bu sorular sorulmadan ele alınan burjuva devrimleri süreci “Muhammed de devrimciydi”  gibi bir akıl tutulması içeren çıkarımları ve bu absürt çıkarımların sahiplenilmesini de beraberinde getirmektedir. Komünistler için esas mesele, devrime ideolojik-pratik olarak önderlik yapan kitlenin sınıfsal tavrı ve halk kitlelerine yaklaşım sorunudur.

***

Kemalizm’in ideolojik-siyasal kaynağı; öncelikle 1908 Jöntürk hareketi içinde şekillenen İttihat Terakki’ye, ardından ise Türk Ocaklarına dayanır. Öncelikle bu meseleyi açalım.

1908 Ayaklanmasını kategorik biçimde devrim olarak nitelemek doğru değildir. Çünkü hareketin amacı 1876’da kabul ettirilmiş bir anayasayı geri getirmek ve bu yoldan devleti kurtarmaktı.(2) Özetle I. Meşrutiyetçi Genç Osmanlılarla İttihatçılar arasında temelden bir siyasal yönelim farkı yoktu. Jöntürkler Anayasal-Monarşiyi savunma çizgisini sürdürüyordu.

Hareketin devrimci yönü, daha sonraları, uygulanan siyasetin sonucu girişilen ıslahat(yasal alanda modernleşme hamleleri, kapitülasyonlara karşı mücadele, toprak reformu çabaları ve azınlık milliyetlerin hakları, basın özgürlüğü) ve ıslahatın yol açtığı toplumsal değişiklikle ortaya çıktı.

Lenin Devlet ve Devrim isimli eserinde, 1908’in burjuva devrimi olarak kabul edilmesi gerektiğini vurguluyor ancak bu devrimin “halk devrimi” olmadığını belirtiyordu. Çünkü Lenin’e göre, bu devrimde, halk kitleleri, halkın büyük çoğunluğu, etkin biçimde, bağımsız olarak, kendi iktisadi ve siyasi talepleriyle ortaya çıkmadı. (3)

Osmanlıcılığın siyasal pratikte işlevsiz olması hareketi kaçınılmaz olarak ulusçuluğa yöneltti. Osmanlı büyük sermayesinin Rum ve Ermeni burjuvazisinin elinde toplanması da, İttihatçıların Türk milliyetçisi bir ideolojik hatta girmelerini hızlandırdı. Türk burjuvazisinin ekonomik temelinin zayıflığının yanı sıra, halkın örgütsüz olması da 1908’i padişah ve tekelci kapitalizm karşısında ılımlı bir burjuva devrim hâline getirdi.

İttihatçılar, hareketlerinin ideolojik yönelimi ve sınıfsal aidiyetleri gereği, iktidarın alınmasının hemen ertesinde halk sınıflarına karşı savaş açtılar.

İttihatçı iktidar, daha baştan feodal-tekelci burjuva sınıflarla uzlaştı. Bunun sonucu olarak, halk yığınlarının demokratik mücadelesini bastırmaya yöneldi.

 

Tarihsel TKP’nin liderlerinden Şefik Hüsnü, İttihat ve Terakkinin iktidara geldikten sonraki gelişmesini şöyle anlatıyor:

“Partinin kaderine hakim olan hırslı ve tecrübesiz elebaşları, yerli ve yabancı kapitalistlerin kucağına atılmakta gecikmediler. Uluslararası kapitalizm, yeni Türk yöneticilerinin yardım ve himayesini elde etmek için onları işlerine ortak etmenin ve milleti birlikte sömürmenin en emin yol olduğunu görmüştü. İttihat ileri gelenleri, az zamanda mali ve iktisadi çevrelere karıştılar.

... Bu andan itibaren parti yöneticileri takımı içinden geldiği güçlerden -yani toplamsal durumu orta halli üyeler kitlesinden- ayrılmış oluyorlardı. Artık onlar kendi partilerinin üyelerini ve içinden çıktıkları sınıfı değil, daha Abdülhamit zamanından beri Türkiye’de mevcut kozmopolit unsurlardan oluşan şehirli sermayedar sınıfını temsil ediyor ve o sınıfın çıkarlarını savunuyorlardı.”(Aydınlık, Sayı 22, 1 Haziran 1922)

Tekelci burjuvazinin yönetimi altına giren İttihat ve Terakki, işçileri, köylüleri ve çeşitli azınlık milliyetleri ezen, gerici bir burjuva diktatörlüğü kurdu. Turancılık ideolojisiyle, Alman emperyalistlerinin Asya'daki yayılma siyasetine hizmet etti.

Bütün ülkeyi saran grev dalgası karşısında İttihatçı iktidar telaşlandı. 1908’in üzerinden bir yıl geçmeden Alman emperyalistlerinin baskısıyla Adliye Vekâletinde danışmanlık yapan Kont Ostrog'un hazırladığı Tatil-I Eşgal Kanunu’nu çıkarttı. Bu kanunla grevi ve sendika kurmayı yasakladı. 1908 Devrimiyle kazanılan hakları gasp etti.

31 Mart ayaklanmasını fırsat bilen hükümet, ilan ettiği sıkıyönetimle bütün halk ve işçi sınıfı üzerindeki baskısını ağırlaştırdı. Patronlar, işçilerin mücadelelerle elde ettikleri hakları yok etmeye çalıştılar. Birçok işçi kuruluşu kapatıldı.

İttihat ve Terakki hükümeti 1913 yılında devrimci kurumlara ve işçi sendikalarına karşı azgın bir saldırıya geçti. Bütün teşkilatları dağıttı. İlerici gazeteleri kapattı. Sendikaları yasakladı.

İttihatçılar, toprak ağaları ve tefecilerle birleşerek geniş köylü kitlelerini de baskı altına aldılar. Gelirleri emperyalist tekellere ayrılmış olan ağır vergilerle köylüleri sömürdüler. Bir yandan toprak ağalarının mülkiyetini sağlamlaştırırken, diğer yandan da iç pazarı emperyalizme daha fazla açmak ve emperyalizmin geniş halk yığınları üzerindeki sömürüsünü arttırmak için kanunlar çıkarttılar. Tekelci burjuva-feodal diktatörlük milli azınlıklar üzerinde de baskı ve katliam politikası uyguladı. 1915’te yüz binlerce Ermeni’yi katletti, geri kalanlarını da yurtlarından sürdü. Arap ve Kürt milliyetlerine çeşitli baskılar uyguladı.

1911 yılına kadar İngiliz ve Fransız emperyalistlerine dayanan tekelci burjuva-feodal iktidar, 1911'den sonra hızla Alman emperyalistleriyle işbirliğini geliştirdi. Talat, Enver ve Cemal Paşa troykası yönetimindeki tekelci burjuva- feodal İttihat ve Terakki diktatörlüğü, 1915’te Alman emperyalistleriyle birlikte ülkeyi Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na soktu.

***

Buraya kadar ki bölümde, Kemalizm’e de ideolojik karakterini veren 1908-1918 arasında gelişen Türk burjuva siyasetinin kurucu reflekslerini ve pratiğini değerlendirdik.

Lenin Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği isimli eserinde, “Burjuva devriminde burjuvazinin tutarsızlığı burjuvazinin çıkarınadır.” diyor. (4) Kemalistlerin burjuva devrimdeki tutarsızlıkları Lenin’in bu saptamasının sağlaması niteliğindedir.

 

Her siyaset ideolojik bir zeminde can bulur. Egemen ideoloji, egemen olan sınıfların bütün reflekslerinin; kültürünün, iktisadının ve siyasetinin toplamıdır.

Kemalizm de tekelci burjuva ve feodal sınıflarla uzlaşan, padişahı deviremeyen, feodal ilişkileri siyasal ve iktisadi anlamda tasfiye edemeyen, modernleşme dinamiklerini halktan esirgeyen, işçilerin her türlü örgütlenme girişimini engelleyen ve milliyetler sorununu kanla bastıran bir ideolojik hattın heybesinden çıkarak siyaseten can bulmuştur. İttihatçılar ve Kemalizm arasında siyasal sapmalar vardır ama ideolojik olarak sapma değil, süreklilik söz konusudur.

Kemalizm İttihatçılıktan farklı olarak milli kurtuluş savaşına önderlik etti, saltanatı yıkıp burjuva cumhuriyetini kurdu, fiiliyatta Türk-kentli burjuva sınıfları kapsayan aydınlanmacı-modernist yasalar koydu. Ancak Kemalizm’i genel olarak olumlayan Tarihçi Feroz Ahmad’a göre bile, Kemalistlerin 1923’te kurdukları rejim, sözcüğün kabul edilmiş hiçbir anlamıyla demokratik değildi.(5)

Bir yönetim sisteminin demokratik niteliğinin olabilmesi için çeşitli alt başlıklara haiz olması gerekmektedir. Bunlar; toprak sorununa demokratik çözüm, adil yargılanma hakkı, işçi sınıfı hareketine yaklaşım, milletler sorununun çözümü gibi belirli alt başlıklarda toplanabilir. Kurulan meclisin toprak ağalarıyla doldurulması, cumhuriyetin kurulmasından itibaren gelişen tüm halk hareketlerinin çok despot bir şekilde kanla bastırılması, komünistler ve işçi önderlerinin sürekli tutuklatılması vb örnekler cumhuriyet kurulmadan öncesinde ve sonrasında da tekrar eden bir süreçtir.

Fransız Devrimi’nden bu yana burjuva devrimlerin en temel karakteristik özelliği, ulusun yasal düzlemde eşitlenmesi ve özgürleşmesidir. Bu yasal eşitlenmenin siyasal-hukuksal pratik karşılığı ise seçme ve seçilme hakkıyla adil yargılanma hakkıdır. Kemalist iktidar bu konuda dahi anti-demokratik bir faaliyet yürüttü. Kemalist iktidarın getirdiği iki kademeli seçim sistemi, halk kitlelerinin siyasete katılımının yasal olanaklarını engelledi. Bu engel Kuzey Kürdistan’da ise sistematik ve sabit bir hâle bürünmüştü. Yani, Kemalist iktidar Kuzey Kürdistan’da kendi koyduğu yasaları dahi uygulamadı.

Kemalistler iktidarı alır almaz, tekelci burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda serbest piyasacı bir ekonomik yönelime girdiler. Kemalistler İttihatçılardan farklı olarak, bir yandan emperyalizmle kurulan ilişkilerde siyasal pazarlık hakkı ve bütün imtiyazı emperyalistlere kaptırmama refleksi gösteriyordu, diğer yandan ise Sovyetler Birliği’nden gelecek yardımlardan da mahrum kalmak istemiyordu. 

Bu bağlamda Kemalistler Sovyetler Birliği ile sadece “ulusal” çıkarlar temelinde bir yakınlaşma içine girdi. İlerleyen süreçte ise Türk komprador burjuva sınıfının palazlanmasını sağlamak ve fabrika kurulumu vb. yardımları almak için Sovyetlerle pragmatik bir ilişki kuruldu. Ancak içeride komünistler tutuklanmakta ya da katledilmekteydi. İşçi sınıfı hareketinin engellenmesi için bütün ceberut devlet gücü kullanılmaktaydı.

Bekir Sami’nin milli mücadele sırasında İngiliz ve Fransız emperyalizmine verdiği imtiyazlar Kemalistler tarafından görevden alınmasına neden olmuştu. Kemalistler bütün imtiyazların emperyalistlerde olduğu bir ilişkiyi değil, emperyalistlerle pazarlık yapabilecekleri bir ilişki kurmayı tercih ettiler. Bu yaklaşımın bir benzeri de İzmir İktisat Kongresi için değerlendirilebilir. Çünkü İktisat Kongresi de esas olarak emperyalistlere verilecek mutlak imtiyaza karşı tedbirler içeriyordu.

Bu süreçte İngiliz, Fransız, ABD’li ve Alman tekelleri Türkiye pazarındaki ekonomik faaliyetlerini sürdürdüler. Kemalist iktidar emperyalist tekellerle kurulan; doğrudan yabancı yatırımlara, ortak girişimlere, yap-işlet-devret düzenlemelerine olanak sağladı. Bu dönemde emperyalist tekeller(Ford, H. A. Brassert, Siemens) fabrikalar ve tesisler kurmaya devam etti. (6)

 

Emperyalist tekeller Türkiye pazarındaki hacimlerini genişletirken, Kemalistler diğer yandan Sovyetler Birliği’nden yardımlar aldılar. 1934 yılında Sovyetler Birliği Kayseri ve Nazilli’ye tekstil fabrikası açılması için sekiz milyon dolar kredi verdi. (7) Görüldüğü üzere, Kemalist iktidar hem emperyalist tekellerle işbirliği yapan hem de Sovyet yardımlarına göz diken bir ekonomik perspektife sahipti.

Bu arada belirtmeden geçmeyelim, Kemalist iktidarın devletçilik politikası tamamen gelişen Türk tekelci burjuvazisinin, tefeci ticaret burjuvazinin çıkarlarına uygundu. 1929 dünya kapitalist buhranı sonrası Kemalist iktidar, burjuva sınıfını güvence altına almak için devlet eliyle tedbirler aldı. Bu safhada da İngiliz ve Alman emperyalizmi Türkiye pazarından pay kapma yarışını sürdürdü.

Çarpıcı bir örnek olması açsından; 1938 yılında, Berlin’de yapılan ekonomik görüşmeler sırasında Alman emperyalizmi Kemalist iktidarla, maden cevheri ve yiyecek maddeleri alımında İngiliz emperyalizminden daha geri durumda bırakılmaları konusunda sözleşti. (8)

Bu örnekler daha da çeşitlendirilebilir. Ancak verdiğimiz örnekler Kemalistlerin siyaseten tekelci burjuva sınıfı temsil ettiği, tekelci burjuva sınıfın çıkarlarına uygun siyasetler belirlediği konusunda sanırım anlaşılmıştır.

Kemalistler 1923’ten sonra değil, CHP’nin öncülü olan Müdafa-i Hukuk Cemiyeti örgütlenmesi yıllarında da Türk ticaret burjuvazisine ve toprak ağaları sınıfına dayanıyordu. CHP iktidarıyla birlikte Türk ticaret burjuvazisi palazlanarak tekelci burjuvazi konumuna geldi.

Kemalist iktidarın temsil ettiği diğer sınıf toprak ağalarıydı. Kemalistler henüz milli mücadele yıllarında toprak ağası sınıfla uzlaştı. Bu hakikati “sol”-Kemalist yazar Doğan Avcıoğlu ve Kemalizm’i olumlayan tarihçi Feroz Ahmad da itiraf eder. (9)

Burjuva devrimi bir bakıma toprak devrimidir. Ancak Kemalist iktidarın iki sınıfsal dayanağından biri toprak ağalığı olması nedeniyle, Kemalizm burjuva devrimin en temel görevini de yadsıdı. Kemalist iktidar aşar vergisinin kaldırılmasından sonra toprak ağalarının çıkarlarına dokunan hiçbir girişimde bulunmadı. 1945 yılında çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu toprak reformunu da içeriyordu. Bu kanunun toprak ağalarıyla dolu bir meclisten geçmesinin nedeni İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında yaşanan ekonomik bunalımın yarattığı koşullardı. Kanun üretimi arttırma ortak motivasyonuyla çıkarıldı. Bu süreç yalnızca ağalık düzeninin temel çıkarlarını öncelemek olarak gelişmedi. Feodal sistemin siyasi temsilcisi toprak ağaları mebusan meclislerinde siyasi temsiliyet de sağladı.

Ayrıca; kanunun koyduğu birçok maddeyle sınıf mücadelesini de önleyeceği sanılmıştı. Pratik bu yanılgıyı ortaya koyduğu zaman, atılan adımdan geri dönülmüş, kanuna karşı çıkan bir toprak ağası tarım bakanı yapılarak kanun baltalanmış ve toprak reformunu içeren madde de kaldırmıştı. (10)

***

Kemalizm; 1923’te iktidarı ele almasıyla birlikte İttihatçılarla başlayan Türkleştirme siyasetinin, tekelci burjuva ve feodal sınıflarla uzlaşma ve onların siyasal temsilcisi olma geleneğini sürdürdü.

1909’un Tatil-i Eşgal’i daha şiddetli bir biçimde 1925’te karşımıza Takrir-i Sükûn olarak çıkıyor. Komünizme karşı mücadele daha işgale karşı savaş sürerken, On Beşler katliamıyla ve Ankara’daki komünist faaliyetin felç edilmesiyle başladı; Takrir-i Sükûn’la birlikte sistemli ve kesintisiz devlet bir terörüne dönüştü.

 

Tarihsel TKP’ye yönelen Kemalist terör, Takrir-i Sükûn’la sistematikleşirken(siyasi yasaklar ve İstiklal Mahkemeleri, 1927’den 1951’e uzanan tevkifatlar) 1950’li yıllara uzanan süreç içinde de artarak sürdü. Örneğin 1946’da başlayan çok partili burjuva düzende, her türlü burjuva partisine özgürlük sağlandı ama yine Tarihsel TKP’ye özgürlük yoktu.

Şefik Hüsnü önderliğinde, 20 Haziran 1946’da Türkiye Sosyalist Emekçi Partisi’ni kurdu. Parti cemiyetler kanununun bir maddesinin değiştirilmesinden yararlanarak sendikal örgütlenmeye girişti.(11) Parti ve partiye bağlı sendikal çalışma hızla büyüdü. Ancak parti kurulalı altı ay bile olmamışken 16 Aralık 1946 günü komünist çalışmanın yasa dışı olması gerekçe gösterilerek devlet tarafından kapatıldı.

Türk tekelci burjuvazisinin ilkel sermaye yaratma girişiminin siyasal-iktisadı olan Türkleştirme siyaseti, Kemalist iktidarla birlikte daha da kurumsallaştı. 1915’te Ermeni soykırımıyla başlayan, ezilen milliyetlere karşı uygulanan terör; 1921’de Koçgiri’yle, 1925’te Şeyh Said isyanıyla, 1930’da Ağrı isyanıyla ve Zilan’la, 1938’de Dersim’le,  1934 Trakya pogromuyla, 1942 Varlık Vergisi yağmasıyla, 1955’te 6-7 Eylül pogromuyla sürdü. Günümüzde bu siyaset ezilen Kürt ulusuna karşı Türk burjuva devletinin bütün olanakları kullanılarak sürmektedir.

İktidarın ilk on yılında, Kemalistlerin Türkleştirme siyaseti çerçevesinde binlerce Kürt yurtlarından edilerek Batı’ya yerleştirildi. Bunun yanında Kemalist burjuvazi aynı perspektifle bazı Türkleri Kuzey Kürdistan’ın muhtelif bölgelerine yerleştirdi.(12)

Kemalist iktidarlarla birlikte kurumsallaşan Türkleştirme siyaseti; Müslüman olmayan milliyetleri yok etme, Müslüman olan milliyetleri zorla asimile etme ve asimilasyona direnen milliyetleri ise ezme eylemlerine dönüştü.

Örneğin günümüzde AKP-MHP iktidarı eliyle Kuzey Kürdistan’da sürdürülen kayyum siyasetinin ve işgal “hukukunun” kurucusu Kemalist iktidardır. Kemalist iktidar Ağrı İsyanı sonrasında yeni bir belediyeler kanunu çıkarmış ve Kuzey Kürdistan’da, Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle yerel yönetimler lafta kalmıştır. (13) Kuzey Kürdistan’da her şey militarist ve terörist Kemalizm’in en zorbaca emir ve yasaklanmasına tabi tutuldu. Kemalist iktidarların yarattığı bu gelenek bugünde AKP-MHP iktidarıyla sürdürülüyor.

Kemalist diktatörlük ezilen Kürt ulusuna yaptığı sistematik baskıyla birlikte, Lozan Antlaşması sırasında Kemalistlerin desteğiyle ve İngiliz emperyalizminin hamiliğinde, Kürdistan coğrafyası İran, Irak ve Türkiye arasında bölündü. (14)

Burjuva devrimlerin en temel özelliğinin toprak sorununu çözmek olduğundan söz etmiştik. Kemalist iktidarın Batı’da temsil ettiği iki egemen sınıftan birinin toprak ağalığı sınıfı olmasının yanı sıra, Kuzey Kürdistan’da da Kemalistlerin müttefiki toprak ağalarıydı. Kemalist diktatörlük Kürdistan’ı toprak ağalarıyla kurduğu ilişki üzerinden sömürgeleştiriyordu.

Kemalistlerle toprak ağalarının ilişkileri o denli yoğundu ki, Erzincanlı toprak ağası Mustafa ağa, Kemalist devlet cihazının temel direği olan İsmet İnönü’yü oğluna kirve yapmıştı. Hikmet Kıvılcımlı Kemalistlerin Kuzey Kürdistan siyasetini şöyle özetliyordu:

“Kürdistan’da köylü devriminin elifini bile ağzına alamayan, Şark’a demokratik burjuva devrimini büsbütün yasak eden, buna karşılık Kürt ağalığıyla el ele vererek Kürdistan’ı iktisaden ve siyaseten sömürgeleştiren cumhuriyet burjuvazisi elbette Şark isyanlarındaki mevkiini kendisi herkesten daha iyi bilir. Bu isyanları yapanlar belli olabilir, fakat bu isyanı kışkırtan Kemalizm’dir. Çünkü Kemalizm’in iktidar mevkiinden önce, Kürdistan’da böyle kapsamlı isyanlar yoktu. Ve Kemalist sistemin kuruluşundan onlarca yıl geçtikten sonradır ki, Kürdistan Şark’ın Balkan’ı ve isyan mıntıkası, ateş ülkesi hâline geldi.” (15)

Bu arada belirtmekte fayda var. Kemalizm’in milliyetler soruna yaklaşımının, genel olarak gözden kaçırılan en “ilginç” sonucu 12 Eylül faşist darbesiyle resmi ideoloji hâline gelen Türk-İslamcılıktır. Evet, Türk-İslamcılık Kemalizm’in Türkleştirme siyasetinin öz çocuğudur. Kemalist iktidarların, özellikle Müslüman olmayan azınlık milliyetleri ülke dışına sürmesiyle, geriye çoğunluğu oluşturan Türk-Sünni kitle kalmıştır. Kemalizm ulus nosyonunu homojenleşmiş ve devletin “öz tebaası” olan, devletle ulusal kimlik ve inanç krizi yaşamayan, Türk-Sünni kitle üzerinden inşa etmiştir. Bu nedenle günümüz Türk burjuva devletinin resmi ideolojisi olan Türk-İslamcılık belirleyici bir biçimde Türkleştirme siyasetinin sonucudur.

Bu anlamda; Kemalizm’in fiiliyatta yalnızca kentli burjuva kesimlere taşımayı seçtiği ve yasayla “güvence” altına aldığı laiklik, yine bizzat Kemalizm’in Türkleştirme siyaseti eliyle fiilen tasfiye edilmiştir.

***

Kemalizm’in temsil ettiği sınıflar ve ideolojik tercihleri değerlendirildiğinde; emperyalizme göbekten bağlı Türk tekelci burjuvazisinin ve toprak ağalarının; işçi, köylü kitleler ve azınlık milliyetler üzerinde kurduğu, gerici bir burjuva diktatörlüğü olduğu açıkça görülecektir.

Ulaştığımız Kemalizm tanımı İbrahim Kaypakkaya’nın yaptığı tanımla oldukça benzerdir. (16) Ancak Kaypakkaya Kemalist diktatörlüğü, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist diktatörlük olarak tanımlamıştı. Kaypakkaya’nın bütün yazılarını incelediğimizde özel olarak yapılmış bir faşizm tahliline rastlamıyoruz. Bu nedenle Kemalizm’in faşizm olduğu iddiasının özel olarak değerlendirilmeye ihtiyacı vardır.

Biz bu yazının sınırlarının dışına çıkmamak adına özel bir faşizm tahliline girişmeyeceğiz. Ancak yazının bütünlüklü bir hâle dönüşmesi açısından, Komintern/Sovyetler Birliği’nin Kemalizm tahlillerinden de söz edeceğiz. Çünkü Kaypakkaya’nın devrimci kopuş yaşadığı geleneksel sol çizginin ideolojik referansı Komintern’in resmi Kemalizm tezleridir.

Her ne kadar sosyo-ekonomik tahlilleri geçersiz ve “Kemalzim faşizmdir” belirlemesi de tartışmaya açık olsa da, Kaypakkaya’nın ideolojik-pratik açıdan egemen sınıfların kurucu ideolojisi olan Kemalizm’i dost olmayan(halk sınıflarını hiçbir şekilde temsil etmeyen), düşman olan(komprador burjuvazi ve toprak ağalarının siyasal temsilcisi) ideolojik-siyasal güç olarak belirlemesi oldukça değerli ve ufuk açıcıdır.

Kaypakkaya’nın; özellikle sultanlık/islamcılık-cumhuriyet-laiklik gerilimini, komprador burjuva klikler arasında süni bir karşıtlık olarak tanımlayıp, asıl karşıtlığın komprador-feodal sınıflarla işçi sınıfı ve halk sınıfları arasında olduğu belirlemesi, bugünkü mücadelenin ideolojik sağlamlığı açısından da oldukça önemlidir. (17)

Kafa karışıklığına yol açmamak adına belirtelim: Kaypakkaya’nın bu tutumundaki ideolojik sağlamlığın nedeni, gerçek siyasal karşıtlığın egemen sınıflarla ezilen sınıflar arasında olduğunu vurgulamasıdır.

Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu Kemalizm belirlemesiyle, Türkiye komünist hareketinde ilk kez, Marksist-Leninist anlamda, berrak bir ulusal sorun çözümlemesi yapılmıştır. Kaypakkaya bu anlamda bir başlangıcı ve ilki temsil ettiği için Kemalizm tahlili meselesinde, Kaypakkaya’nın tezleri referans niteliğindedir.

 

Kaypakkaya Kemalizm belirlemesiyle Türk burjuva siyasetinin bütün fraksiyonlarını hedef alan, proleter devrimciliğin bağımsız bir hatta gelişmesine kanal açan, ideolojik-teorik-eylemci bir çizgiyi yakalamıştır. (18)

Kaypakkaya’nın Kemalizm konusunda devrimci bir kopuş yaşadığı geleneksel sol çizgi, Kemalizm’i milli burjuvazinin sol kanadı olarak belirlemişti. Bu belirleme siyasal pratik açıdan Tarihsel TKP’nin hiçleşmesine, özellikle de Kürt halk kitleleriyle bağ kuramamasına ve hatta sosyal-şoven bir çizgiye savrulmasına yol açmıştır.

Bu nedenle, günümüzde sosyal-şovenizm için referans olarak kullanılan Tarihsel TKP’nin Kemalizm tahlilini, yazımızın ikinci bölümünde detaylı olarak değerlendireceğiz.

Bu değerlendirmeyi yapmak hem meselenin tarihsel arka planını açıklamak hem de güncel etkilerini anlamak açısından belirleyici önemdedir.

 

                                  II.BÖLÜM

 

Baştan belirtelim: Tarihsel TKP’nin Kemalizm değerlendirmeleri hiçbir yönüyle özgün değildi. Hatta Tarihsel TKP’nin siyasal pratik açıdan genel yaklaşımını belirleyen ilke; bağımsız-proleter bir mücadele hattı kurmak üzerine değil, “Sovyet anavatanını korumak” ilkesi üzerine biçimlendi.

Meseleyi açalım.

III. Enternasyonal ya da Komintern; II. Enternasyonal önderlerinin Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda, ulusal-emperyalist hükümetlerini desteklediklerinden ötürü ve Ekim Devrimi’nden sonra dünya devrimini sürdürmek için 2 Mart 1919’da, Moskova’da kuruldu.

Lenin 1916’da yayınlanan Emperyalizm eserinde proleter devrimin Avrupa dışına kaydığını saptadı. Çünkü emperyalistler sömürgelerden elde ettikleri kârlarla kendi işçilerinin bir kısmını ihya ettiler. Engels’in 1844’te tespit ettiği, işçi sınıfı içinde işçi aristokrasisinin gelişmesi olgusu, Avrupa işçisini muhafazakârlaştırdı ve devrimci iddiadan uzaklaştırdı. Lenin bu yeni durum eşliğinde, 1917 yılında, Nisan Tezleri’nde yeni bir enternasyonalin gerektiğine işaret etti. Yeni duruma uygun, Avrupa’nın çeperlerinden ve yarı-sömürgelerden yükselecek devrimci hareketi yönetecek bir dünya devrimci partisi gerekiyordu.

Aslında Komintern’in kuruluşu eli kulağında olarak görülen Avrupa Devrimi nedeniyle aceleye geldi. Beklenen dünya devriminin derhal örgütsel bir yapıya kavuşması gerekliydi.

Komintern’in kurucu temsilcilerinin çoğunluğu Sovyetler Birliği Komünist Partisi(SBKP) üyesiydi.(19) Bu durum Komintern lağvedilene kadar değişmedi. Komintern’de her dönem, Zinovyev’den Dimitrov’a uzanan bütün süreçlerde SBKP ağırlığını korudu.

1919’da dünya devrimi ne denli yakın gibi gözüküyorsa da, Komintern başlangıçta zayıf ve sınırlı bir örgüttü. Rusya dışında Avrupa’da hesaba katılacak tek komünist güç, Alman komünistlerinin gücüydü. Ancak Alman komünistler de henüz olgunlaşmamış buldukları bu kuruluşa karşı olduklarını ortaya koyuyorlardı.(20)

Bu sırada, başta Lenin olmak üzere, bütün Bolşevik önderler gözlerini Almanya’dan ya da Fransa’dan gelecek devrim haberine dikti.

 

Lenin 22 Kasım 1919’da Bolşevik Parti’nin merkez bülteninde şunları söyledi:

“Çok açık bir gerçek ki, kesin zafer ancak dünyanın tüm ileri ülkelerindeki proletarya tarafından kazanılabilir. Biz Ruslar, Fransız ya da Alman proletaryasının sağlamlaştıracağı bir işe başlıyoruz. Ama ezilen tüm sömürge uluslarının, hepsinin önünde de Doğu uluslarının emekçi halklarının yardımı olmaksızın zafer elde edemeyeceklerini de biliyoruz.”(21)

Aslında Lenin devrimci dinamiğin gelişmesine ilişkin öncelik sıralaması yapıyordu, dünya devrimci ilerleyişine bir denklem sunuyordu. Rusya’daki hareket devrimin yürütücüsüydü ama dünya devrimi Fransız ya da Alman proletaryasının başarısına bağlıydı. Doğu’nun komünistlerine verilen görevse yardımcılıktı. Lenin’in ortaya koyduğu devrimci denklemde, Doğu’daki komünistlerin rolü taliydi.

Maalesef bu rol, Doğu’nun komünistleri Komintern’in dışında devrimci bir yol açana kadar, 1949’da Çin Devrimi olana kadar değişmedi.

1919 yılının hemen başında Almanya’daki Spartakist Ayaklanması yenilgiye uğradı. İngiltere ve Fransa’daki Komünist Partiler parlamentarizm tartışması nedeniyle bölünme tehlikesi yaşadılar. Yine aynı yıl, Macaristan ve Bavyera Sovyetleri yıkıldı. İtalya’daki işçi hareketi ağır darbeler aldı.

Kızıl Ordu iç savaşı kazandı ama 1920 yazında Kızılordu’nun Varşova yönündeki ilerleyişi durduruldu.

Dünya devrimini sürdürecek olan asıl devrimci dinamiklerden üst üste yenilgi haberleri gelmesiyle birlikte Bolşevikler Avrupa Devrimi’nden umudu kesmeye başladılar.

Batı’dan kesilen umutlar Doğu’daki ulusal kurtuluş savaşlarını daha da önemli hale getirdi. Zinovyev 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultay’ında, devrimin devamlılığı için Doğu halklarını Batılı emperyalistlere karşı kutsal savaşa çağırdı.(22)

Bu tarihselliğin ertesi, aynı zamanda Türkiye komünist hareketinin de doğum gününe denk geldi. Tarihsel TKP 10 Eylül 1920’de, yani Avrupa’daki komünist hareketin ağır yenilgiler yaşamasının ardından kuruldu ve Kemalistler karşı koyduğu için kuruluş kongresini Türkiye’de değil, Bakü’de toplayabildi.

Doğu Halkları Kurultayı’nın düzenlenmesi ve TKP gibi Doğulu komünist partilerin doğuşunun hızlanması Batı’daki beklenmedik yenilginin siyasal pratik sonucuydu. Bu nedenle Doğu Halkları Kurultayı’ndan aylar önce düzenlenen Komintern’in II. Kongresi tam da bu siyasal pratiğin değerlendirilmesi üzerinden biçimlendi.

II. Kongre Temmuz 1920’de yapıldı. Kongreye damgasını vuran Hint delege Roy’la Lenin’in arasında geçen “ulusal sorun ve sömürgeler sorunu” üzerine yapılan tartışmaydı. Lenin anti-emperyalist bir karakter taşıyorlarsa burjuvazinin önderliğinde bile olsalar ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi gerektiğini savunuyordu. Roy ise anti-emperyalist savaşta milli burjuvaziye güven olmayacağını, gerçek anti-emperyalist savaşı yapacak olanın işçiler ve köylüler olduğunu söyleyerek Lenin’e karşı çıktı. Roy kongredeki egemen anlayışın aksine, Doğu’daki devrimlere komünistlerin önderlik edebileceğini savunuyordu.

Lenin Roy’un görüşlerini dikkate alarak; Doğu’da komünist hareketin bağımsızlığını koruması ve milli burjuvaziye şartlı destek gibi yaklaşımları da ekleyerek, tezlerinde bazı değişiklikler yaptı. Roy’un görüşleri kongrede tamamlayıcı tezler olarak kabul edildi.(23)

Ancak Komintern’in siyasal pratiği Roy’un savunduğu siyasal hattın bütünüyle önemsizleştiği bir biçimde gelişti. Komintern dünya devriminden uzaklaştıkça, Sovyetler Birliği’nin dış politika aracına dönüşüyordu. (24)

Lenin 14 Temmuz 1920’de şöyle diyecekti:

“Komünist Enternasyonal, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuva-demokratik hareketleri bir koşulla desteklemelidir. O koşul şudur: bu ülkelerde komünistliği yalnızca sözde kalmayacak olan gelecekteki proleter partilerin öğeleri birlikte ortaya çıkarılacak ve kendi özel amaçlarını, yani kendi ulusları içindeki burjuva-demokratik hareketlerle savaşım amaçlarını anlayacak biçimde yetiştirilmiş olacaktır. Komünist Enternasyonal, sömürge ve geri ülkelerdeki burjuva demokrasisiyle geçici bir ittifaka girmeli, ancak onlarla kaynaşmamalı, henüz ilk adımlarını atıyor olsa bile proleter hareketin bağımsızlığını kesinlikle yeğ tutmalıdır.”(25)

Lenin bu haklı uyarıyı yaptıktan yaklaşık sekiz ay sonra Kemalist terör, 28 Ocak 1921’de, Tarihsel TKP lideri Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katletti. Katliamdan sonra ne Komintern ne de Sovyetler Birliği Kemalistleri uyarmadı, herhangi bir kınama mesajı yayınlamadı. Aksine, mesele sümen altı edilerek Sovyetler Birliği ile Kemalist Türkiye arasındaki ilişkiler hiç sarsılmadan devam etti.

On Beşlerin katliamı Sovyetler Birliği ile Kemalizm arasında hiçleşen TKP için bir başlangıçtı. Komintern’in TKP’ye uygulanan Kemalist terör politikasına karşı sessiz kalma “politikası” sonraki on yıllarda da hiç değişmedi.

1923 Ekim’inde devrimci hareketin Almanya’daki yenilgisi, Komintern’in “sosyalist anavatanı” savunma düşüncesine daha güçlü bir zemin hazırlamıştı. Komintern artık dünya devriminin değil, Sovyet vatanını savunmanın, “tek ülkede sosyalizmi inşa etmenin” dış politika aracına dönüşmeye yüz tutmuştu. Komintern’in III. Kongresi’nde alınan Batı’da sosyal demokratları destekleme kararı da rafa kalktı. Hatta sonraki süreçte sosyal demokrasi “faşizmin kanadı” olarak ele alındı. Bu karar ileride tekrar değişecekti, sosyal demokrasi yeniden ittifaklar açısından ele alınacaktı. Sosyal demokratlarla ilgili siyaset değişikliği olsa da, ulusal kurtuluş savaşları siyasetinde hiçbir değişiklik olmadı. Komintern’in Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren “ulusal burjuvazileri destekleme” siyaseti değişmediği gibi daha da güçlendi.

Komintern açısından Türkiye, İran ve Afganistan’daki anti-emperyalist ulusal mücadeleler, emperyalist saldırganlığa karşı set görevi görüyordu.(26) Bu nedenle Komintern ve Sovyetler Birliği bu ülkelerde komünist mücadeleyi siyasal pratik açısından tali gördü.

Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye olan ilgisinin en önemli nedeni, Türkiye’nin emperyalist Fransa, İngiltere ve Yunanistan’a karşı verdiği mücadelenin Ankara’yı aynı düşmanla savaşan ve böylece aynı türden bir karşıtlığı paylaşan Sovyetler Birliği’nin doğal müttefiki hâline getirmesiydi.(27)

1918’den 1930’a kadar Sovyetler Birliği Dışişleri Halk Komiseri olan Çiçerin, İran ve Afganistan’ın yanı sıra Türkiye’nin de “Sovyet Rusya için Batılı devletlere karşı potansiyel bir savunma duvarı” olduğunu dile getirdi.(28)

Yine Sovyetler Birliği Merkez Yürütme Komitesi’ne bağlı faaliyet yürüten Şarkiyatçılar Derneği Türkologlarından olan Pavlovich de, Türkiye’nin Müslüman kitleler açısından önemine vurgu yapıyordu. Pavlovich’e göre, Müslüman dünyasında büyük saygınlığı olan Türkiye’nin devrimci-milliyetçi zaferi, sömürgeleştirilmiş bütün Müslüman ülkelerindeki(Cezayir, Fas, Tunus, Trablus, Mısır, Hindistan) kapitalist güçlerin egemenliğini temelden sarsacaktı.(29)

Komintern’in 1928 yılında düzenlenen VI. Kongresi’nde Türkiye ile ilgili bir tartışma yaşandı. Komintern yöneticisi Kuusinen Türkiye’yi en geri (feodalizm öncesi) ve devrim beklenmeyecek ülkeler kategorisinde değerlendirince, TKP temsilcisi Ali Cevdet buna karşı çıktı. Ali Cevdet Türkiye’de kapitalizmin hiç de küçümsenmeyecek bir yol aldığını temellendirmeye çalıştı.(30)

Tabi, Ali Cevdet’in savunması Komintern’in Kemalizm siyasetini değiştirmedi. Komintern’in resmi görüşüne göre Kemalizm milli burjuvazinin siyasal temsilcisiydi ve milli burjuvazi feodal sınıflara ve tekelci burjuvaziye karşı, devrimci bir sınıftı.

Kemalistlerin Sovyetler Birliği’nden uzaklaşıp bütünüyle yüzlerini Batılı emperyalistlere döndükleri dönemler de dahi, yani Komintern’in Kemalizm’e ağır eleştiriler yönelttiğinde de Kemalizm tekelci-komprador burjuvazinin temsilcisi olarak görülmedi.

Bu Komintern açısından Kemalizm’in hiçbir dönem asıl düşman olmadığı anlamına geliyordu. Hatta Komintern’in resmi tutumunu Türkiye’ye uyarlayan TKP önderliği, Kemalistleri değil de burjuva muhalefetini asıl düşman ilan etti.

Örneğin; TKP lideri Şefik Hüsnü 14 Eylül 1926’da kaleme aldığı bir makalede “Komünistlerin görevi, bütün güçleriyle burjuva muhalefetine karşı mücadele etmektir.” diye yazıyor.(31) Şefik Hüsnü aynı makalede Kemalizm’i halka terör uygulayan bir diktatörlük olarak tanımlarken, diğer yandan da Kemalizm’den yaptığı hatalardan dönmesini bekliyordu.

Şefik Hüsnü, bu makaleden önce, eylül ayı başında yazdığı makalede de, burjuva muhalefetini komprador-işbirlikçi burjuvazi olarak tanımlarken, Kemalistleri milli burjuvazi olarak görüyordu. Şefik Hüsnü’ye göre Terakkiperver Parti İngiliz emperyalizminin, İttihatçılar ise Alman emperyalizmin partisiydi.(32) Bu nedenle emperyalist burjuvazinin uşaklarına karşı milli/Anadolu burjuvazisini destekliyordu. İlginç olan ise Şefik Hüsnü aynı yazıda “Kemalistler bir gecede banker, sanayici ve büyük tüccar oldu.” da diyordu.(33)

Burada dikkat çekici olan şudur: Şefik Hüsnü’nün burjuva muhalefeti hedef alan ve onu komprador burjuvazinin siyasal temsilcisi olarak gören yaklaşımı özgün değildir. 1921’de Mihayl Pavloviç Komintern dergisinde Hürriyet ve İtilafçıları büyük burjuvazi olarak tanımlarken, Kemalistleri küçük ve orta ticaret burjuvazisinin temsilcisi olarak değerlendiriyordu.(34) Zaten sonrasında Stalin de, Kemalizm’i ulusal ticaret burjuvazisinin siyasal temsilcisi olarak tanımlayacaktı.

Ş. Hüsnü Kemalistlerin emperyalist burjuvaziyle uzlaştığını tespit ettiği (35), CHP’nin büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının partisi olduğunu ifade ettiği makalelerinde dahi, hâlâ Kemalistleri milli burjuvazi olarak görmekteydi. (36)

Şefik Hüsnü’nün yazıp söylediği her şey Komintern siyasetine uyumludur. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var. Şefik Hüsnü Komintern’de uzun zaman yönetici olarak çalıştı. Bu nedenle TKP kimliğinden daha belirgin olan kimliği Komintern kimliğidir. Şefik Hüsnü’nün eylem ve söylemleri “Sovyetler Birliği’nin varlığının esas, TKP’nin devrim yapma iddiasını tali” olduğu resmi görüşünün sağlaması gibidir.

Çarpıcı olması açısından bir örnek daha verelim. Komintern’in ÇKP’yi hiçleştiren Guomindang siyaseti, Çan Kay Şek’in ÇKP’ye ağır darbeler indirmesiyle birlikte yerle bir oldu. Mayıs 1927’de Stalin, Moskova’daki Sun Yat-Sen Çin Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin öğretim üyeleri ve öğrencileriyle bir araya geldi. Burada “Çin’de Kemalist Devrim mümkün müdür?” tartışması başladı.

 

 

 

Stalin’in meşhur Kemalizm tanımı bu tartışmaya ilişkindir. Stalin’e göre; Kemalist Devrim, ulusal ticaret burjuvazisinin, yabancı emperyalistlere karşı mücadelesinde gerçekleşen, yukarıdan devrimdir, sonraki evresi, esas olarak köylülük ve işçi sınıfıyla toprak devriminin olanaklarını hedef almaktaydı. Stalin üç ay sonra Türkiye ile Çin’i kıyaslarken, Kemalist Devrim’in gelişim aşamasının sınırlarını belirledi:

“Türk Devrimi’nin(Kemalizm) karakteristik özelliği, ilk adımda, yani gelişiminin ilk aşaması olan burjuva kurtuluş hareketinin sınırlarına, gelişimin ikinci aşaması olan toprak devrimine geçmeyi bile denemeden, sıkışmış olmasıdır.”(37)

Stalin’in Çin’deki tartışmalar üzerine yaptığı Kemalizm tahlili sonrası, Şefik Hüsnü 23-26 Mayıs’taki Komintern yürütme komitesi VIII. genel toplantısında “Çin Meselesi” üzerine bir konuşma yaptı ve Çin’deki durum ile Türkiye’deki durumu kıyasladı.

Şefik Hüsnü konuşmasında Kemalistleri “milli burjuvazinin radikal sol kanadı” olarak tanımladı:

“Türkiye’de devrimci köylü hareketinin ve halkın sevgisini kazanmış Komünist Partisinin tasfiyesi işi, milliyetçilerin sağ kanadı tarafından, tutucu burjuvazi tarafından değil, tersine milli burjuvazinin radikal sol kanadı tarafından yürütüldü.” (38)

Şefik Hüsnü’nün konuşması tamamen Stalin’in Kemalizm tezlerini haklı çıkarmaya yönelikti. Milli burjuvazinin sol kanadı belirlemesi de bununla ilgiliydi. Stalin öncesinde, Kemalist partiyi sol-Guomindang partisiyle karşılaştıranları ve bu vesileyle Türkiye ile Çin arasında paralellik kurmaya çalışanları, bu yanlış değerlendirmeden kaçınmaya çağırdı.(39)

Şefik Hüsnü Haziran 1927’de bu fikirlerini Komintern dergisinde yazılı olarak da ifade etti.

Görüldüğü üzere TKP lideri Şefik Hüsnü’nün Komintern’in resmi Kemalizm tezlerinin dışına çıkan bir tezi bulunmuyor.

Komintern, Sovyet dış politikasının bir aygıtına dönüştükçe, Kemalizm tahlilleri yaparken Kemalizm’i olumlamayı neredeyse hiç terk etmedi. Kemalizm’i sert eleştirdiği dönemlerde dahi Komintern’in resmi görüşü, Kemalizm’i tekelci burjuvazinin, komprador-işbirlikçi burjuvazinin siyasal temsilcisi olarak tanımlamadı.

Eleştiri dozajının arttığı, Komintern VI. Kongresi’nde “ulusal burjuvazi ulusal devrime ihanet etti”(40) saptamasının yapıldığı dönemlerde dahi Kemalizm’le bütün bağlar koparılmadı.

Örneğin; bu tespit yapıldıktan dört yıl sonra İsmet İnönü 1932 yılında, Sovyetler Birliği’nde, “ulusal ve devrimci Türkiye’nin temsilcisi” karşılandı.(41)

Komintern’in Sovyet dış politikasına göre değişkenlik gösteren ama hiçbir zaman Kemalizm’i açık düşman olarak görmeyen resmi yaklaşımı, TKP’yi; sürekli Kemalist teröre uğramasına rağmen, Sovyet dış politikasından dolayı Kemalistleri baş düşman ilan etmeyen bir çizgiye hapsetti.

Tarihsel TKP’nin Kemalizm belirlemeleri bu nedenle ciddiyetten uzaktır. Çünkü Sovyet dış politikasının Kemalizm’e yaklaşımı iniş çıkışlıdır. Bu dengesizlik yalnızca Şefik Hüsnü’nün yazı ve konuşmalarına değil, bütün TKP kadrolarında gözlemlenmektedir. TKP, Kemalizm karşısında, varlığını Sovyet dış politikasına feda etmiştir.

 

Biraz daha öncesine giderek bir örnek verelim. Sadrettin Celal’in Komintern’in IV. Kongresi’nde yaptığı konuşma ortaya koyduğumuz dengesizliğin kaynağı olması bakımından oldukça çarpıcıdır:

“TKP daha kurulduğu anda iki düşmanla karşı karşıyaydı: Emperyalizm ve milliyetçi burjuvazi. Parti, en büyük düşman olan emperyalizme karşı mücadelenin daha önemli olduğuna inandığından, hükümeti emperyalizme karşı mücadele ettiği sürece desteklemeye karar verdi.”(42)

Daha ilginç olanı, Sadrettin Celal aynı konuşmasında “Kemalistler Londra Konferansı’ndan beri devrimci değildir.” demiştir. Yine aynı konuşmada emperyalizme karşı mücadele için TKP’nin kendi hedefinden geçici olarak fedakârlık yaptığını da itiraf etmiştir. (43) Yani TKP yola çıktığı aşamadan itibaren çelişik bir siyasal dayanak üzerinden hareket ediyor.

Bu nedenle yukarıda Şefik Hüsnü’de de gördüğümüz çelişkiler silsilesi, Sadrettin Celal’de de görülüyor. Aslında bakılırsa TKP, Komintern politikalarını savunma konusunda oldukça tutarlıdır ama Komintern’in Kemalizm tahlilleri ve Kemalizm’e yaklaşımı dönemlere göre değiştiği için tutarsızlığın kaynağı Sovyet dış politikasına göre değişen Komintern tahlillerinin bizzat kendisidir.

Sadrettin Celal bu konuşmayı yaptıktan iki hafta sonra Komintern görevlisi tarafından kaleme alınan TKP raporu, “Türkiye’deki milli devrim bir olgu olarak karşımızda duruyor.” diye başlıyor. Halbuki, henüz iki hafta önce Kemalizm’in artık devrimci olmadığı saptanmıştı. (44)

Peki, Komintern’in TKP’ye yönelttiği haklı ve düzeltici hiç mi eleştiri ya da müdahale yok? Elbette var ancak bu haklı müdahalelerin sonu da tutarsızlığa çıkıyor.

Örneğin; Komintern yöneticisi Manuliski, 1924’te, Komintern kongresinde TKP’yi legal Marksizm’e kaymakla, yabancı sermayeye karşı milli sermayeyi desteklemekle eleştiriyor. (45)

Haklı ve yerinde bir eleştiri oluğunu görüyoruz. Aradan tam olarak bir yıl bile geçmeden bir başka Komintern yöneticisi S. Birike, 13 Mart 1925’te, Pravda’da kaleme aldığı makalede İsmet İnönü’nün işçi sınıfıyla ittifak yapacağı beklentisine giriyor. (46) Böylelikle Manuliski’nin haklı müdahalesi boşa düşmüş oluyor. Çünkü Brike’nin savunduğu çizgi, muhtelif dönemler yalpalamalar olsa da, esas olarak Komintern’in hiçbir dönem terk etmediği Kemalizm yaklaşımını temsil ediyor.

Bu yazının doğrudan konusu değil ama Komintern’in Kemalizm tahlillerinin siyasal pratik açısından en ağır sonucu milliyetler sorunu, özel olarak da Kürt sorununda karşımıza çıkıyor.

Şeyh Said isyanından Dersim katliamına kadar, bütün Kürt isyanlarında Komintern meseleye dolaysızca dahil olmuştur. Hatta TKP’ye direkt müdahale de etmiştir. Komintern 27 Nisan 1931 yılında, “Türk KP Elemanlarına Mektup” başlıklı bir müdahale mektubu yolluyor. Mektup, Kürt isyanının esas amacının Türkiye’yi Sovyet karşıtı bloğa itmek olduğu saptamasıyla başlıyor ve şu şekilde sürüyor:

“Kürtlerin isyanı, İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından hazırlanmış ve örgütlenmiştir. Bu hareket aynı zamanda SSCB’ye karşı yönelmiştir, zira İngiliz emperyalizmi, bu isyan yardımıyla, SSCB sınırları yakınlarında karşı-devrimci bir çarpışma alanı yaratmaya çalışmıştır.” (47)

Görüldüğü gibi Komintern, TKP’ye ne yapması gerektiğini söyleyerek uyarmıştır. Bu yazılı uyarı Ağrı İsyanı’ndan sonra kaleme alınmıştır. TKP’nin de, en azından Kürt sorununun siyasal değerlendirilişi açısından, Komintern rotasından çıkma eğilimi gösterdiği isyan Ağrı İsyanı’dır. Yine bunun sebebi de Sovyetler Birliği ile Kemalistler arasındaki gerilimin artmasıyla ilgilidir. Bu zaman aralığı Kemalistlerin Batılı emperyalistlerin siyasal kulübü olan Milletler Cemiyeti’ne girmek üzere olduğu bir dönemdir.

 

 

 

Yaşanan kriz TKP’ye yansımaktadır. TKP bu dönem Sovyetler Birliği-Türkiye geriliminin sınırlarını aşmayacak şekilde, Kemalistlere yönelttiği eleştiri dozajını arttırmıştır. Bunun yanı sıra, TKP lideri Şefik Hüsnü; Komintern’in resmi çizgisinin genel hatlarını aşmadan, Kemalist diktatörlüğün uyguladığı teröre karşı Kürt ulusunun isyanını haklı bulmuştur.

TKP, Ağrı İsyanı’ndaki isyanındaki tutumuyla kıyasla Dersim Katliamı’nda çok geri, hatta sosyal-şovenist olarak tanımlanacak bir tutum  almıştır. Bu siyasal tutum değişikliği de Sovyetler Birliği’nin dış politikasıyla uyumludur.

Zaten Dersim Katliamı’ndan bir yıl önce, Komintern, TKP’nin “Kemalizm’e karşı sistemli olumsuz davranışlarını ve sekterliğini” gerekçe göstererek, TKP hakkında separat ya da desantralizasyon (merkezden ayrılma) kararı verdi ve TKP faaliyetlerini durdurdu.(48) Yükselen faşizme karşı halk cephesi siyasetine dönen Komintern, TKP’ye CHP ve Halkevleri içinde çalışmasını salık verdi. İşte Dersim Katliamı sonrası TKP tarafından yapılan açıklamanın gerici bir siyaseti temsil etmesinin “gizemi” de bu gelişmelerle ilişkilidir.

TKP’nin doğumundan separat kararına ve hatta sonrasına da; TKP’nin açıklamalarına, yazılarına ve söylemlerine damgasını vuran ana perspektif Komintern’in Kemalizm tahlilleridir, daha somut ifadeyle Sovyetler Birliği’nin dış politika ihtiyaçlarıdır.

TKP’nin; Bakü’de kurulduğu günden 1925 Akaretler Kongresi’ne, Akaretlerden 1951 tutuklamalarına kadar asıl görevi Sovyetler Birliği’ni savunmaktı. TKP varlığını Türkiye işçilerinin, yoksul köylülerinin ve ezilen milliyetlerinin kurtuluşuna değil, “sosyalist anavatanın” varlığına adadı.

***

İşte Tarihsel TKP’nin Kemalizm değerlendirmelerinin esası budur.

Mihri Belli’nin MDD çevresi, I.TİP ve İsmail Bilen TKP’si; hatta THKP-C ve THKO da, Tarihsel TKP’de vücut bulan, Komintern’in Kemalizm perspektifinden kopamamışlardır.

THKP-C ve THKO bu perspektiften siyasal pratik olarak kopsalar da, ideolojik-teorik olarak Kemalizm’i olumlayan çizgiyle hesaplaşmadılar.

Hem siyasal pratik hem de teorik olarak Kemalizm’le hesaplaşmanın ve Komintern perspektifinden kopmanın başlangıcı Kaypakkaya’nın yaklaşımıdır.

***

Komintern ve Sovyetler Birliği’nin zikzaklı Kemalizm siyaseti, bazı Sovyet teorisyenlerinin de Kaypakkaya’ya benzer Kemalizm çözümlemeleri yapmalarına olanak sunmuştur. Bu nedenle kısaca bu değerlendirmeleri de aktarmakta fayda görüyoruz.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın hemen öncesinde ve savaş yıllarında Türkiye’de Nazizm rüzgarlarının estiği yaygın olarak da bilinen bir hakikattir. Sovyet teorisyenlerin Kemalizm’i faşizme benzetmeleri de esas olarak bu dönemde yoğunlaşmıştır.

Dönemin siyasal atmosferini anlatmak için bir örnek verecek olursak, CHP’de Recep Peker’in temsil ettiği kanat açıkça Nazizm’e öykünüyordu. Recep Peker çevresi tarafından 1933’te çıkarılan Ülkü dergisinde, “Ulusal Kemalizm diyebileceğimiz bu saf, erkeksi ve güçlü ideoloji, dayanışmacı yeni bir toplum oluşturmak için biyo-sosyoloji ve hatta ırkların ıslah edilmesine dayalı bir yönetim kullanmalıdır.” minvalinde faşist tezler savunuluyordu.(49)

Aynı dönemde bizzat Mustafa Kemal’in ortaya attığı Güneş-Dil Teori’si Sovyet bilim adamları tarafından bilim dışı, ırkçı ve faşist olarak değerlendiriliyordu.

Sovyet teorisyen Feridov 1928 yılında, Komintern’in altıncı kongresinin “Toprak devrimi olmadan burjuva devrimi hiçtir.” kararını da referans alarak; Türkiye’nin gerçekte, burjuva diktatörlüğünün son kertesi olan faşizm aşamasına girdiği sonucuna vardı. (50)

Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro üyesi Jdanov ise 1947 yılında Polonya’da yaptığı konuşmada, Kemalist iktidarı “gerici anti-demokratik” ve “faşist azınlığın halk üzerindeki diktatörlüğü” olarak nitelendirdi. (51)

Yazının geri kalan sayfalarında uzun bir şekilde açıkladığımız gibi, Sovyet yöneticileri ve teorisyenleri belli dönemlerde Kemalizm’i faşizm olarak tanımlayan çıkışlar yapsalar da, bu çıkışlar tutarlı ve sürekli hâle gelmemiştir.

Sovyet teorisyenler dışında da Kemalizm’i faşizm olarak değerlendiren, Marksist olmayan siyasal bilimciler de vardır. Özellikle Fikret Adanır ve Özgür Gökmen’in yaklaşımları bu bağlamda önemlidir.

Adanır, Kemalist rejimi “asgari faşizm” olarak tanımladıktan sonra, savını şu şekilde açıklıyor:

“Asgari faşizmin belirtileri şunlardır: a) Anti-liberalizm, b) anti-muhafazakârlık, c) ulusun tarihindeki belirli çağları yüceltme eğilimi, d) karizmatik liderliğe yatkınlık, e) ulus, lider ve ulusal kimlik gibi mitsel kavramları tanrılaştırmak, f) ulusal toplulukta homojenliği idealleştirmek.” (52)

Gökmen de 1931-1945 yılları arasında Kemalizm’le faşizmin örtüşen birkaç yanı olduğunu ileri sürerek, o yanları şöyle ifade ediyor:

“Tek bir parti, eski rejime karşı sert bir tepki, dayanışmacı, korporatist ve ardından totoriter eğilimlerin varlığı, devletin partiyle kaynaşması, ulusal liderlik sisteminin benimsenmesi ve ekonomiye devlet müdahaleciliğinin artması.” (53)

Kaypakkaya’nın Kemalizm kavrayışı bütün bu yaklaşımlardan temelden ayrılıyor. Çünkü Kaypakkaya Kemalizm’in faşizm olduğu iddiasını sınırlı bir dönem üzerinde sabitlemiyor; Kemalizm’i, burjuva devrimin temel problemlerini (toprak devrimi ve ulusal sorun) dahi çözememiş ve bu nedenle de işçiler ve halk sınıfları üzerinde sistemli ve sürekli faşizmle iktidarını sürdürebilen, Türk burjuva devletinin “yaşamsal” ideolojisi olarak görüyor.

***

Yukarıda belirtildiği gibi Komintern’in Kemalizm’e yaklaşımı tarihsel TKP’nin bütün yönelimini belirlemiş, Komintern’den ayrı bir siyasi doğrultunun çizilememesine vesile olmuştur. Tarihsel TKP’nin ve Komintern’in meseleyi kavrayışındaki sakatlık ve pragmatik yaklaşım, kendisini ilerleyen süreçte bu akımlardan feyz alan bütün siyasi akımların tahlillerinde hatalara yol açmıştır.

Kemalizm’den devrimci bir kopuş mümkündür ancak bu, tarihsel hakikatin eleştirel bir gözle ele alınmasıyla mümkün olur. I. TİP, TSİP, Bilen TKP’si ve benzer birçok siyasetin, 1970’li yıllardan itibaren sönükleşmesi, devrimci kopuş yaşanılan 71’den sonra CHP’ciliğe savrulması ve beraberinde sosyal şovenizme saplanması bu tarihsel arka plandan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda gerçek bir Kemalizm eleştirisi yapılıp, düzgün bir siyasi hat belirlenecekse bu tarihsel arka planın ciddi bir tahlilinin yapılmasıyla mümkün olacaktır.

 

Ülkemizde, milliyetçilik, yıllardır toplumu yönetmenin, halkları bölüp parçalamanın temel argümanlarından birisi olagelmiştir. Egemen güçlerin farklı fraksiyonları, halktan daha fazla oy alabilmek adına milliyetçilik konusunda yarıştan geri durmamışlardır. Sınır ötesi operasyonlarla birlikte yükselen Türk milliyetçisi dalga, bu yarışı daha da hızlandırdı. Dahası yarışa katılmayanları, yarışta biraz geri kalanları “hain” ilan etmeye kadar vardırdı. ‘Sosyalist Sol’da yer aldıklarını söyleyen siyasetlerin büyük bir kesimi de, bu furyadan payına düşeni aldı. ‘Yeni’ tez ve görüşlerle bu furyaya ayak uydurdu; düzen içi bir mevziiye geçişi son noktasına vardırdı. “Ya teröre karşı mücadele kervanına katılacaksın ya da terörist ilan edileceksin” baskısına teslim oldu. Türk milliyetçisi dalga, yıllardır süren Kürt sorunu ve bu sorun üzerinden yaratılan kamplaşma, ‘sol’un içinde bulunduğu reformist-revizyonist platformu daha da derinleştirdi. Marksizm-Leninizm’in en temel tezleri ‘sol’culuk, ‘sosyalistlik’ ve değişen koşullar adına inkar edildi.

Günümüzde ittifak politikalarının belirlenmesinde ve bağımsız devrimci bir siyasi hattın inşa sürecinde de bu tartışmaların çok önemli bir belirleyiciliği olduğu bilinmelidir. Komünistler, hiçbir kavrama sınıf perspektifinden bağımsız bir referansla yaklaşamaz. Günümüz siyasi arenasında işçi sınıfı siyaseti bir yana, burjuva siyaseti diğer yanadır. Komünist hareketin kendi dinamiklerine yaslanarak sınıf siyasetini derinleştirmesi, her türlü burjuva siyasetine ve argümanına karşı da bu siyaseti yansıtması gerekmektedir. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf düşmanlığı önümüzdeki siyasi mücadelenin temel dayanağıdır. Ne tarikat-cemaat meselesini ne de Kürt ulusal sorununu hiçbir burjuva siyasetin çözme yeteneği yoktur. Aksine, devrimci sınıf siyasetinin ve onun öncü partisinin bu olgularla oluşturduğu siyasi hat, burjuva siyasetinin bütünü tarafından düşmanca karşılanmaktadır. Burjuvazi de işçi sınıfı gibi sınıf çıkarlarını öncelemektedir ve bu çıkarlar işçi sınıfının tarihsel-güncel çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Kemalizm burjuva devrimciliğinin Anadolu coğrafyasındaki ismidir. Teknik olarak bir ulusa ve o ulusa egemen olan burjuva sınıfının çıkarlarına yaslanır.

***

Son tahlilde; Kemalizm güncel olarak ulusçuluk perspektifiyle ve bunun doğrudan sonucu olan homojenleştirilmiş toplumsal kurgusuyla hem egemen burjuva kliğin hem de muhalif burjuva kliklerin ideolojik referansı durumundadır.

Özellikle 2016 sonrası değişen burjuva siyasal denklem, İslamcı burjuva kliğin İslamcılıkla barışık bir Kemalizm çizgisine girmesini sağladı. Kemalizm’in ulusçu perspektifi kendini egemen burjuva klikte Kürt ulusal sorununa yaklaşımda belirgin olarak gösteriyor. Bunun yanında aynı ulusçuluk perspektifi muhalif burjuva kliklerinde ise göçmen sorunu üzerinden karşımıza çıkıyor.

Kemalizm’in “kaynaşmış, sınıfsız” ve homojen ulus perspektifi dün olduğu gibi bugün de sınıf mücadelesini engelleyen bir rol oynuyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere, bütün halk sınıfları ulusçuluk nosyonu üzerinden gericileştiriliyor.

Kemalizm’in dar ve burjuva laiklik yaklaşımı, Türk-İslamcı yeni ideoloji karşısında yenilgiye uğrasa da, muhalif burjuva klikler tarafından, yaşam tarzı meselesine sıkıştırılarak manipüle ediliyor. Bu manipülasyon egemen burjuva kliklere tepki duyan halk sınıflarını kapitalist düzen içine hapsediyor ve devrimci-proleter bir siyasal çıkışın gelişmesini engelliyor.

Devrimci-komünist hareketin yarım asırdır gerileyen ve durağan hâli karşısında, Kemalizm’in ulusçu perspektifini güncel kılan evrensel ve nesnel gelişme ise dünya genelinde yükselen ulusçu-otoriter ve faşist rejimlerin yükselişe geçmesidir.

 

Kaynakça

1)     Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Lenin, Ç: Arif Bilgin, Temel yayınları, sy. 105, Ankara, 1977.

2)     İttihat ve Terakki, Feroz Ahmad, Ç: Nuran Yavuz, Kaynak yayınları, sy.33, 7.Basım, İstanbul, 2007.

3)     Devlet ve Devrim, Lenin, Ç: M. Halim Spatar-Celal Üster, Yordam Kitap, sy.57, 4. Basım, İstanbul, 2021.

4)     Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Lenin, Ç: Arif Bilgin, Temel yayınları, sy. 37, Ankara, 1977.

5)     İttihatçılıktan Kemalizme, Feroz Ahmad, Ç: Fatmagül Berktay, Kaynak yayınları, sy. 160, 4.Basım, İstanbul, 1999.

6)     Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim yayınları, sy.161, 1.Basım, İstanbul, 2023.

7)     Age, sy.160.

8)     Türkiye’de Faşist Alman Propagandası, Johannes Glasneck, Ç: Arif Gelen, Onur yayınları, 1.Basım, Ankara.

9)     İttihatçılıktan Kemalizme, Feroz Ahmad, Ç: Fatmagül Berktay, Kaynak yayınları, sy. 187, 4.Basım, İstanbul, 1999.

10)  Türk Devrimi ve Sonrası, Taner Timur, İmge kitabevi, sy.227, 8.Basım, Ankara, 2018.

11)  Doktor Şefik Hüsnü Değimer, Rasih Nuri İleri’nin Aydınlık Sosyalist Dergi’nin 1969 tarihli 7. sayısı.

12)  İhtiyat Kuvvet: Milliyet(Şark), Hikmet Kıvılcımlı, Yol yayınları, sy.75, İstanbul, 1979.

13)  Age, sy.154.

14)  İbrahim Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy.241, İstanbul, 2018.

15)  İhtiyat Kuvvet: Milliyet(Şark), Hikmet Kıvılcımlı, Yol yayınları, sy.148, İstanbul, 1979

16)  İbrahim Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy.405, İstanbul, 2018.

17)  Age, sy.366.

18)  Age, sy. 536

19)  Komünist Enternasyonal(1919-1943), Serge Wolikow, Ç: Erden Akbulut, Yordam Kitap, sy.40, 1.Basım, 2016, İstanbul.

20)  Age, sy.39.

21)  Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, V.İ. Lenin,Ç: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, sy.322, 2. Baskı, 1993, Ankara.

22)  Şark Şurası ve Şark İli Mecmuası, Yavuz Aslan, TÜSTAV Yayınları, sy.34, 1. Baskı, 2020, İstanbul.

23)  Türkiye Solunda Üç Tarz-ı Siyaset, Mustafa Şener, Yordam Kitap, sy. 41, 2. Basım, 2015, İstanbul.

24)  Komünist Enternasyonal(1919-1943), Serge Wolikow, Ç: Erden Akbulut, Yordam Kitap, sy.34, 1.Basım, 2016, İstanbul

25)   Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, V.İ. Lenin,Ç: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, sy.337, 2. Baskı, 1993, Ankara.

26)  Age, sy. 356.

27)  Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy.115, 1. Baskı, 2023, İstanbul.

28)  Age, sy.116.

29)  Age, sy.126.

30)  Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Ç: Fatma Bursalı, Aydınlık Yayınları, sy. 201, 1. Baskı, 1979, İstanbul.

31)  Şefik Hüsnü-Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmalar, Aydınlık Yayınları, sy. 67, 1. Baskı,  1977, İstanbul.

32)  Age, sy. 58.

33)  Age, sy. 54.

34)  Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Ç: Fatma Bursalı, Aydınlık Yayınları, sy. 41, 1. Baskı, 1979, İstanbul.

35)  Şefik Hüsnü-Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmalar, Aydınlık Yayınları, sy. 66, 1. Baskı,  1977, İstanbul.

36)  Age, sy. 217.

37)  Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy.135, 1. Baskı, 2023, İstanbul.

38)  Şefik Hüsnü-Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmalar, Aydınlık Yayınları, sy. 142, 1. Baskı,  1977, İstanbul.

39)   Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy.145, 1. Baskı, 2023, İstanbul.

40)  Age, sy.153.

41)  Age, sy.162.

42)  Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Ç: Fatma Bursalı, Aydınlık Yayınları, sy. 68, 1. Baskı, 1979, İstanbul.

43)  Age, sy.76.

44)  Age, sy.92.

45)  Age, sy.119.

46)  Komintern, TKP ve Kürt İsyanları; Erden Akbulut-Erol Ülker, Yordam Kitap, sy.129, 1. Basım, 2022, İstanbul.

47)  Age, sy.198.

48)  Cumhuriyetin İlk Yıllarında TKP ve Komintern İlişkileri, Bilal Şen, Küyerel Yayınları, sy.107, 1. Basım, 1998, İstanbul.

49)  Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy.97, 1. Baskı, 2023, İstanbul.

50)  Age, sy. 139.

51)  Age, sy. 177.

52)  Age, sy. 189.

53)  Age, sy. 190.

 NOT: Bu yazı 29-30 Ekim 2024 tarihlerinde, iki bölüm hâlinde Sosyalist Kılavuz'da yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yiğidim Aslanım ile Teslimiyet ve Müesses Nizamın Açık Faşizme Dönüşümü

Koç Holding, AKP-MHP Rejimi ve Yeni Faşizm

Kaypakkaya’nın güncel mirası emekçi halk içerisinde mevzilenmektir(RÖPORTAJ)