Kemalizm’in muntazam olarak mahkûm edilme ihtiyacı
Yaşam, muhtelif dönemlerde; geçmişte çözüldüğünü ya da
aşıldığını düşündüğümüz bazı meseleleri, temcit
pilavı misali yeniden önümüze çıkarıyor. Özellikle siyasal mefhumlar ve
olaylar, sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları, sürekliliği ve dengesiz gelişmesi eşliğinde
bu hakikatten daha çok etkileniyor.
Bu anlamda coğrafyamız sınıf mücadelelerindeki en ünlü ve
etkili temcit pilavlarının başında Kemalizm
gelir. Egemen burjuva siyaseti için hem kurucu niteliğe sahiptir hem de her
dönem kendini ideolojik olarak revize ederek, yeniden var olmayı becermektedir.
Kemalizm, karşı devrimci ve gerici niteliği, büyük sermaye
sınıfının kurucu ideolojisi olması hakikatiyle; eylemi, düşüncesi, tarihselliği
ve güncelliği ile yeniden çözümlenmesi ve “keşfedilmesi”
gereken bir mefhum olarak karşımıza çıkıyor.
Kemalizm’i yeniden çözümleme ve “keşfetme” ihtiyacı, bugün dahi egemen sınıfların iktidarlarını
tahkim ederken tarihsel-ideolojik referans olarak onu esas almalarından
kaynaklanmaktadır.
Tabi, siyasal pratikte bu tarihsel referansa duyulan
ihtiyacın nesnel dayanakları da bulunuyor.
Birinci dayanak
uluslararası siyasal konjonktürdür. Küresel ölçekte; hem emperyalist ülkelerin
hem de emperyalizme bağımlı ülkelerin egemen-burjuva siyasetlerinin birçoğunda;
otoriter, faşist ve ulusçu yönelimler kurumsallaşmaktadır. Bu siyasal yönelimler
son çeyrek asrın en ayırt edici siyasal hakikatinden biridir. Bu ayırt edici ve
somut durum; Kemalizm’in otoriter, ulusçu ve faşizmle kesişen ideolojik
hattıyla oldukça uyumludur.
İkinci dayanak
ise yerel dinamiklere ilişkindir. Dünyadaki hâkim burjuva siyasetlere de uygun
olarak, özellikle 2016 sonrasında, AKP-MHP rejimi devrimci-komünist hareketi
muntazam olarak ezen, emekçileri baskılayan ve grev yasaklayan; “hepimiz
aynı gemideyiz” şiarıyla “sınıfsız, imtiyazsız” bir “milli
bütünlük” inşasını yeniden üreten; ulusal sorunda Kürtlere kök söktüren
ve nefes aldırmayan bir siyasal hat izliyor.
2016 öncesi mahkemeye düşen Kemalizm, 2016 sonrasında İslamcılıkla barışık ve törpülenmiş bir
biçimde, AKP-MHP rejiminin elinde yeniden üretildi. Bu nedenle, bugünkü rejimi İslamcı-Kemalist rejim olarak
tanımlamak abartı olmayacaktır.
İşçi sınıfının ve ezilen milliyetlerin penceresinden baktığımızda
günümüz iktidarının, Kemalist iktidarlarla çok fazla benzerlik gösterdiğini
görebiliyoruz.
Grev yasağının sabitlenmesi ve komünizme karşı düzenli
şiddet siyasetlerinde, AKP-MHP iktidarıyla Kemalist iktidarlar arasında hiçbir
ayrılık yoktur.
Kemalistlerin “sınıfsız, imtiyazsız toplum” ideali
ve sınıf mücadelesini bastırmak için yücelttikleri Türk milliyetçiliği, güncel
olarak, AKP-MHP rejimiyle karşımıza “aynı gemideyiz” klişesi olarak
çıktı. Ayrıca “tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek vatan” perspektifi de Kemalist
iktidar ile AKP-MHP iktidarı arasındaki ortak
ideolojik-siyasal yaklaşımı temsil etmektedir. Hatta Kemalist iktidar ebedi ve milli şeflik makamlarıyla AKP-MHP
iktidarlarının henüz erişemediği bir burjuva diktatörlük emarelerine sahipti.
Kemalistlerin Ağrı
İsyanı sonrasında, belediyeler kanununu değiştirip, Türkiye Kürdistan’ında başlattığı kayyum rejimi bugün AKP-MHP rejimi eliyle hız kesmeden sürdürülüyor.
(1) Özellikle bu konuda, Kemalist iktidar ile AKP-MHP
iktidarı arasında muazzam bir süreklilik söz konusudur.
Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İttihatçı iktidardan
Kemalist iktidara miras kalan Türkleştirme siyaseti, Türkiye’de Kemalist
iktidar eliyle yasalaşan burjuva
laisizmini de İslamcı iktidara tasfiye ettiren sürecin başlangıç noktasıdır
ve asıl gerekçesidir. Kemalizm’in Türkleştirme
pratiği; Müslüman olmayan milliyetlerin kovulması ya da yok edilmesi, Müslüman olan
bütün farklı milliyetlerin de Türkleştirilmesi pratiğidir. Türk-Sünni bir homojen
toplumun/ulusun yaratılması Kemalizm’in Türkleştirme siyasetinin ürünüdür.
Kısacası; güncel resmi ideoloji olan Türk-İslam ideolojisi Kemalizm’in siyasal pratiğinin doğrudan sonucudur.
Kemalizm’le Türk-İslamcılık arasında siyasal bir kopuş vardır ancak buna karşın, ideolojik açından aralarındaki
ilişkinin adı sürekliliktir.
Elbette Kemalizm’in güncelliği yalnızca Türk burjuva
siyasetinin hâkim fraksiyonun etkinliği ile sınırlı değildir. Kemalizm, kurucu parti CHP eliyle de
güncellenmektedir. CHP tarihsel açıdan Türk burjuva devletinin kurucu
fraksiyonudur; güncel olarak ise Türk burjuva siyasetinin daimileşmiş “ana muhalefet” fraksiyonudur.
CHP, yönettiği belediyelerde emekçileri ezen ve emekçi
siyasetleri düşman gören yaklaşımıyla, ulusal sorunda AKP-MHP savaş tezkerelerini
destekleyen Kürt düşmanı siyasal çizgisiyle ve tarikatlara karşı uzlaşmacı
tutumuyla ideolojik olarak AKP-MHP rejiminin bir parçasıdır.
CHP ile AKP sınıfsal-ideolojik olarak kardeştirler.
İdeolojik-sınıfsal açıdan, her ikisi de Türk büyük burjuvazisini temsil ediyor
ve bu sınıfın çıkarlarını savunuyor.
Esasen teorik açından bu belirlenimi, en azından yüzeysel
biçimde de olsa Türkiye sosyalist siyasetinin en geri unsurları dahi kabul etmektedir. Ancak bu belirlenimin,
sosyalist solun geniş kesimlerince kabul görmesi meselenin yalnızca görünen
tarafıdır. Ancak görünen ile gerçek arasında fark/çelişme vardır.
Meselenin görünmeyen tarafında yaşanan çelişmeleri iki
başlık altında toplayabiliriz:
Birinci çelişme,
Komintern’in Kemalist iktidarı ya da CHP’yi olumlamasından kaynaklanan
geleneksel yaklaşımın yarattığı çelişmedir.
İkinci çelişme,
siyasal pratikte AKP-MHP iktidarına karşı sosyalist solun anlamlı bir kesiminin
CHP’ye yedeklenen ve CHP’yi destekleyen tutumundan kaynaklanan çelişmedir.
Birinci çelişmeyi
açacak olursak; sosyalist solun önemli bir kesiminde “ilericilik-gericilik” ve “devrim-karşı
devrim” mefhumlarının tanımlanışı, kuramsal olarak Marksist-Leninist
perspektifle uyumlu değildir, hatta tam tersine Marksist-Leninist perspektifle kriz
hâlindedir. Bunda Komintern’in Kemalizm’i olumlayan siyasal pratiğinin önemli
bir payı vardır. Daha doğrusu “devrim”
ve “ilericilik” tanımlanırken,
Komintern çizgisi referans alınarak ideolojik tahrifata imkân bulunmuştur.
Komintern’in Kemalizm’e yaklaşımı, Kemalizm’le girdiği
faydacı ilişkiden ötürü tutarsızdır. Komintern/ Tarihsel TKP Kemalizm’i
sınıfsal olarak “milli burjuva” diye
tanımladı. Bu belirleme, Kemalizm’in komprador sınıf niteliğinin yadsınarak,
siyasal pratikte Kemalizm’in demokratik halk devriminde ittifak gücü olarak ele
alınmasına yol açtı.
Bu meseleyi “Komintern’in
Kemalizm tahlili ve Tarihsel TKP’nin hiçleşmesi” (2) başlıklı yazımızda detaylı
anlattık. Bu nedenle, bu yazıda Komintern’in Kemalizm’e ilişkin yaklaşımına
kısa tutacağız.
Örneğin Mihri Belli’nin,
karşı devrim sürecini 1942’de başlatan anti-Marksist
belirlemesi de Komintern kritiği referanslı bir siyasal sapmadır. Elbette
Belli’nin kendine has bir Kemalizm hassasiyeti ve yorumu vardır ama bu
Belli’nin içinden geldiği siyasal gelenekle arasındaki bağı görmemize engel
olmamalıdır.
Yine Belli’nin “Türkiye’ye
emperyalist sermayenin at oynatmaya başlatmasının başlangıcı 1950’dir” belirlemesi
de aynı mantığın ürünüdür.
Komintern’in ya da Tarihsel TKP’nin Kemalizm yaklaşımından
ilk kez İbrahim Kaypakkaya devrimci-teorik bir kopuş yaşamıştır. Kaypakkaya
Kemalizm’i komprador Türk ticaret sermayesinin ve toprak ağalarının siyasal
temsilcisi olarak tanımladı ve Kemalizm’in gerici-karşı
devrimci niteliğini gözler önüne serdi.
Bunun yanı sıra Kaypakkaya “Türkiye’de emperyalist sermaye, Kemalist iktidarın başından beri
mevcuttur” diyerek, ciddi bir tarihsel tahrifata karşı da hakikatin
bayrağını açmıştır. (3)
“İlerici” ve “gerici” olmanın ölçütü, sınıflar mücadelesinin ölçütüyle değil de
burjuva laikliğine yaklaşımla ölçüldüğünde bütün işler karışıyor. CHP bir
anda siyasal pratik açısından “ilerici” cepheye
dâhil oluveriyor. Hâl böyleyken; anti-komünist ve ezilen ulus düşmanı siyasal
figürler ya da hareketler, yalnız Kemalizm orjinli bir “laiklik” anlayışı üzerinden
“ilerici” olabiliyorlar.
Lenin 1913 yılında, ilericiliği
emperyalist-kapitalist sömürüye karşı çıkmak olarak tanımlarken, “‘İleri’
Avrupa’da ileri olan tek sınıf proletaryadır” diyordu. (4) Yani
ilerici olmak, emperyalist-kapitalist
sömürüye karşı emekçi sınıfların ve ezilen ulusların eşitlik ve özgürlük
mücadelesinin yanında olmaktır. Gerici
olmak ise emperyalist-kapitalist sömürünün yanında saf tutmaktır.
Benzer bir mesele “devrim” ile “karşı devrim” belirlemelerindeki ölçüde de yaşanmaktadır. Devrimci
olanın ya da karşı devrimci olanın ölçütü nedir?
Lenin iki devrim
tanımı yaptı: İlki İki Taktik’te, ikincisi ise Nisan Tezleri’nde.
İki Tatktik’te devrimi “eskimiş siyasal yapıyı kırmak ve yıkmaktır.
Bu üst yapı ile yeni üretim ilişkileri arasındaki çelişki, belirli bir anda
üstyapının yıkılmasına yol açmaktır” diye tanımladı. (5) Nisan Tezleri’nde ise önceki tanımı
değiştirdi, “iktidarın bir sınıftan ötekine geçişi” diyerek daha açık ve özlü bir tanım yaptı. (6)
Kaypakkaya Türkiye’de, Leninist devrim perspektifinin
somutlaşması açısından da bir başlangıcı temsil etmektedir. Kaypakkaya “devrimle
karşı-devrim artık, cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil,
komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü bir burjuva
cumhuriyeti çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan
sınıflarla, bir işçi-köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak
isteyenler ve bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı” diyerek, sınıf perspektifini de iğdiş
edip, dar burjuva laisizmi üzerinden ilericilik ya da gericilik tanımları
yapan düzen içi telakkiyle de arasına mesafe koydu. (7)
Kemalizm’in devrimci ve karşı devrimci niteliğini nasıl
ölçeceğimiz Lenin tarafından
evrensel düzlemde yalınlaştırılmıştı. Kaypakkaya tarafından ise Türkiye
ölçeğinde somutlaştırılmıştır.
Şimdi ikinci
çelişmeyi açıklayalım: Kemalizm’i siyasal-teorik olarak ya da ulusal sorun
üzerinden olumsuzlayan sol siyasetlerin de, siyasal pratik açıdan CHP’ye
yedeklendiği somut bir durumdur.
Emek ve Özgürlük
İttifakı(EİÖ) siyasal deneyi bu açıdan önemli bir örnektir. İki burjuva
siyaset blokuna karşı üçüncü cepheyi
açma motivasyonu ile kurulan EÖİ, cumhurbaşkanı adayı çıkarmadığı gibi,
kitlelerin sokağa çıkmaması konusunda özel bir hassasiyeti olan ve faşistlere
iç işleri bakanlığı sözü veren Kılıçdaroğlu’nu destekledi. Yani, emekçi ve
demokratik siyaset ittifakı bu tutumuyla hem siyaseten hiçleşmiş oldu hem de anti-komünist
ve Kürt düşmanı “muhalif” burjuva bloğun
adayını destekledi, CHP adayı için kendi siyasal varlığından vazgeçti. Sosyalist siyaset Kürt Ulusal Hareketi’nin
ardına, Kürt Ulusal Hareketi de CHP’nin ardına dizildi.
İkinci örneğimiz ise 31 Mart yerel seçimlerine ilişkindir.
Sosyalist solun anlamlı bir kesiminde cumhurbaşkanlığı seçimleriyle başlayan “AKP-MHP
ya da saray rejimini geriletmek için CHP’yi destekleme” sağcı siyaseti,
31 Mart seçimleri arifesinde “faşizmi CHP ile geriletme” söylemine
büründü. Bu aşamada da burjuva genel seçimlerindeki denklem değişmedi. Hem
sosyalist siyasetin bir kısmı hem de Batı’da Kürt Ulusal Hareketi Müteahhit Ekrem İmamoğlu ve Ülkücü Mansur Yavaş’ın ardına dizildi.
Son olarak; geçtiğimiz 1 Mayıs’ta sosyalist solun anlamlı
bir kesimi CHP’nin avucundaki dörtlü
tertip komitesinin ardına dizildi ve Saraçhane’deki polis barikatı önünde “yalnız” kaldı.
Görüldüğü üzere; üç örnekte de, sosyalist sol, muhtelif
vasıtalar aracılığıyla “muhalif” burjuva fraksiyonu CHP’nin çeperlerinde hem
ideolojik hem de pratik açıdan hiçleşmiştir. Aynı zamanda bu üç örnekte
somutlaşan durum sosyalist solda ideolojik tasfiyeciliğin derinleşmesidir.
Sosyalist solda; reformist solun sosyal-demokratlaştığı, devrimci-komünist
solun ise reformistleştiği bir süreç işliyor. Yani, dalgalar hâlinde genel bir
sağcılaşma yaşanıyor.
Toparlayacak olursak, Kemalizm; bir yandan egemen sınıfların
her iki siyasal fraksiyonu içerisinde de kendini yeniden var ederken; diğer
yandan da, sosyalist solun anlamlı bir
kesimi ve demokratik siyaset üzerinde de ideolojik etkisini sürdürüyor.
Bu uzun “giriş”
yazısının ardından, sonraki yazımızda
Kemalizm’in, yani Türk burjuva siyasetinin kurucu siyasal iktisat pratiğini inceleyeceğiz, açımlayacağız. “Kemalist iktidar hangi sınıfları temsil
etti, hangi sınıfları ezdi?” Kemalist iktidarın emperyalist sermaye ile
ilişkileri nasıldı?” gibi temel
sorulara, nesnel verilere dayanarak yanıtlar vereceğiz.
Mao Zedong’un çok
anlamlı bir çıkarımı var. Mao, “inceleme yapmayanın söz hakkı yoktur”
diyor.
Önce inceleyeceğiz, sonra sözümüzü söyleyeceğiz.
Kaynakça
1)
İhtiyat Kuvvet:
Milliyet(Şark), Hikmet Kıvılcımlı, Yol yayınları, sy.154, İstanbul, 1979
2)
Komintern’in Kemalizm tahlili ve Tarihsel
TKP’nin hiçleşmesi: https://gazetepatika22.com/kominternin-kemalizm-tahlili-ve-tarihsel-tkpnin-hiclesmesi-148786.html
3)
İbrahim
Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy.396, İstanbul, 2018.
4)
Pravda,
sayı 113, 18 Mayıs 1913; Collected Works [Toplu Eserler], Progress Publishers, Cilt 19, s. 99-100, Moskova, 1977.
Ayrıca: https://toplumcukurtulus.com/202310/geri-avrupa-ileri-asya/
5)
Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki
Taktiği, Lenin, Ç:
Arif Bilgin, Temel yayınları, sy. 105, Ankara, 1977.
6)
Nisan
Tezleri ve Ekim Devrimi, Lenin, Ç: M. Erdost, Sol yayınları, sy. 21, 7. Baskı,
Ankara, 2010.
7)
İbrahim
Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy.378, İstanbul, 2018.

Yorumlar
Yorum Gönder